12 Ocak 2014 Pazar

Sevmek Ölmekle Başlar- Murat Başaran

 
Abdurrahim Karakoç'un dediği gibi; "Sevmek ölmekle başlar diyor Murat Başaran. Bir kitap için oldukça düşündürücü bir isim bulmuş.
Uzun uzun düşündükten sonra başlıyorum sahifelerini çevirmeye.

Babamın, bir arkadaşına Murat Başaran için söylediklerini hatırlıyorum. Yaşım küçük o zaman."Tüm engellerine rağmen yazıyor" diyor. Babam ve arkadaşının sohbetinden hatırımda kalan yazarın bir özrü olduğu oluyor. Biraz araştırıyorum ve bu zannımın doğru olmadığını keşfediyorum.

Elimde tuttuğum kitap; şiirli bir ûsluplu deneme. Kimilerine göre 'mensur şiir". A.Rahim Balcıoğlu'nun ifadesiyle: "Murat Başaran'ın denemeleri şiir değil ama, nesri aşan bir güzellikte..."
Kesinlikle.
O güzellikten payıma düşenlerden bahsedeyim biraz sizlere muhterem kârilerim.
İstanbul'a dair;

"Dinlenmek...
Sende yorulan, senin heybetli camilerinden birinin buz gibi sütunlarına başını koyarak, beyninin ateşini söndürebilir.
Sende yıpranan, asırlık bir caminin yarı aydınlık karanlığında huzura kavuşabilir.
Sende kirlenen, boğazın billur sularında,sende daralan, çiçekli tepelerin derinliğinde rahatlayabilir."

İstanbul'da üniversite okuyan...
İstanbul'un hayranı, ecdadının sevdalısı, ruhunun harcını maneviyat ile karan bir delikanlı hayal edin. İşte o Murat Başaran.

"Sen bir basamaksın zaman! İşte üstüne basıyorum. Ötelerde senin yorgunluğun yok... Sen yoksun..."dedim.
Cevap veremedi...
Bir defa bin ümidin birbirine bağlayıp koydum alnımı secdeye...
Bu kadar.
...

"Peki sen neyi biliyorsun...?"
Bilmediğimi biliyorum.

İşte o altı kalın puntolu kalemimle çizili müstesna dizeler:
"Güzelliği fiziki estetik olarak tarif eden; beyinleri calışamamaktan paslanmış madeni zavallılar beni anlayamazlar. 
Ah güzel!..
Ah sevgili!..
Seni , sevgiliye götürecek sevgili olarak tanıyıp bildiğimden beri perisanım.''

Yağmurda, yağmurla konuşanların anlayacaklarından;
''Bu damlalar bilmenin rahatlığı, varmanın huzurunu, çözmenin rehavetini hatırlatıyor bana.
Bu yağmura muhtacım...
Gözlerimi kapadım. Islak bir sıraya oturmuş düşünüyorum. Hayalimdeki odada yanağıma konan, ilk damlayla konuşuyorum...
"-Sen bizi çok seviyorsun. Biliyorum. Ama unutma ki ben, bir başka zaman sağanak olarak da gelebilirim. Hepimiz yağmuruz nihayetinde...
-İnsanlar gibi. Bizim de içimizde sesi soluğu cikmayanlar, herşeye gürleyenler var. Ama ben, o her fırsatta bağırıp çağıranları sevmiyorum.
-Haklısın. Yalnız sağanağın bir suçu yok ki. Hem düşündün mü hiç? Niye sağanak, niye gök gürültüsü ve bazen de niye bizim gibi, sessiz sedasız yağmur damlası. Veya niye arasıra kar?..
-Bilmiyorum. Karmakarışık renklerin arasında çektiğim sıkıntıya, bu sakin gelişiniz benim icin ilaç gibi. Seviyorum üstüme yağmanızı. Seviyorum beni ıslatmanızı. Niye sağanak niye kar?.. Sorma bunu bana. Iyi değilim. 
-Hepimiz aynıyız. Hepimizi sev. Yine geleceğim.''
Estetiğin köşeli kabalık ve gürültülü kalabalıklara esir olduğu böyle bir ortamda yağmur damlalarına içlenebilmek ve metropolün tanıdığı düşünce derinliğini ihlâl etmek... Bu diğer insanlardan ayrılmaya yeterdi elbette.
 
Kitabın ortalarına doğru anarşik duyguları artıyor yazarın. Şöyle sesleniyor;
"İslamiyet'i kurtarmayı bırakın. Islamiyet'le kurtulmaya çalışın."
İşte yolunu şaşırmış kendini arayan insana en güzel mesaj.

Evet... Vazifelerimiz var...
Üstelik kimse bizden ölmemizi beklemiyor...
Ama...
Ölümün, yanında 'kurtuluş' kaldığı büyük azaplara davetliyiz. Bu azaplar ki, yanmasını bilenler için sefadır...''
 Belîî.

''Ne varsa güzelden yana, o aşkın rüzgarından nasibini almıştır elbet...Ötesi mümkün değil ki güzel olmak için.''

Kitabın bazı yerlerini okurken yazarı ''fikir eşkiyası'' olarak tanımlıyorum zihnimde. 
Muammer Erkul'un dediği gibi;
''Kimsin aslanım sen, belinde pala?..
Kimsin bir silkinişte bataklığı yırtan deliyiğit?
Hey gidi hey ...Bir omuz ver bana ...Veya benden omuz al. Işık orada, nur orda. Gel beraber tütelim.
Keşke herkes duyabilse kokusunu Murat'ın.''

''Yoldu hayal; lakin yolların sonu yok;
Dosttu geceler; lakin gündüzler peşimi bırakmıyor...
İsyandı uyanan; lakin mevsim bahar takatim yok.
Ve sonra...
Bir mektup,
Bir çağrı...
Ansızın elime tutuşturulan.
Ufuk beni çağırıyor.
Takatim yok dedim ama, gitmemek olmaz.
Hep bulutlara dokunmayı hayal ettim.
Ve güneş doğarken, yeni yeni uyanan bir beyaz lalenin yaprağındaki çiğ damlasını öpmeyi...
Gönlümün ulaştığı bulutlara ellerim ulaşamazdı ki?..
Dudaklarımın çiğ damlasının kâtili olacağını düşünüp, hayata kahretme iş mi?..
Gökkuşağına tırmanılır mı hiç?
Yağmur olmayı becerebildim mi ki, gökkuşağına kızıyorum?  
Bir çığlığım ben;
Aşkı soluyan gönüllerde...
Ve yorgun...'' 

Bazı satırlarda öylesine kendimi buldum ki ...

''Sonbahar yapraklarının dökülüşü, duygusal çıkmazların sürüklediği nostaljik yaklaşımların ötesinde kapılar açar bana.''
Renkler değişiyor...''rengarenk''in armonisinden sarının hükümranlığına geçiş....Tabiatın, o mahzun renge kendini bırakıvermesi...
Sıcak duygular, yerini daha ''aklı başında''daha olgun hissedişlere terkediyor.'' 

Bu olgun hissedişlerle ise şöyle devam ediyor yazar;
''Dünya bir gölge, sen bir gölgesin...Asılları bul...
Sen bir zerresin...Kainat'a nispetle fiziki varlığın sıfıra yakın. Ama bünyende varolan kalp, seni yaratanın sığdığı yerdir...''
...
''Ve O'nun ismini söyleyince, zamanın ötesinde bir zamanı, mekânın ötesinde bir mekânı, mevsimlerin ötesinde bir mevsimi yakalıyorum...''
Allah...

''...
Ya kafanın guruldaması?
Kalbin acıkması?
Ruh, mide gibi kalender değil...Bir simide denk ucuzluklarla doymuyor...İşte mesele..
Hakikati görmek yetmiyordu.
Bakmak, görmek ve seyretmek.
Hakikatlerin seyirciliği.
Martıyı geçmek lazımdı.
Ve insana ulaşmak....''

''İnsanın, insan tarifini, kendini baz alarak yapması, Darwin gibi gerizekalıları meşhur edecek kadar orjinal fakat berbat teorilerin ortaya çıkmasına sebep olmuş'' 
(Bir bilim adamı olarak elbetteki teorinin içerisindeki varyasyon ve adaptasyon gibi doğruluğundan şüphe edilmeyen noktaları es geçmiyor ve yazar gibi berbat bulmuyorum ancak girizgaha vuruluyorum.)

''Gönül zindanımda kilitli o hırs, sevinç, ümit, hasret ve gerçek bile bu dünya için değil.
Bu dünya için, öbür dünyadan bahsedecek dost arıyorum....
Gönül dostları...
Haykıracağım:
''inan ki özledim!...''
Birine, gönlümdeki bütün tereddütleri kovarak küya sıcaklığıyla ''Dostum...'' diyebilmeyi...
Ve ağlamayı...
Özledim...
Belki baharı bile...
Lakin...
Diyemiyorum...''

Ben anlatmaya muhtacım anlayan olmasa da olur....
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder