3 Kasım 2017 Cuma

Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupery






Ya bazı kitapları erken yaşta okumaya başladım ya da hayal dünyası çok geniş bir çocuk olamadım.
Babam elime pek bir aşk ile tutuşturmuştu Küçük Prensi, fakat okudukça algılamakta sıkıntı çekiyor bir türlü küçük prensin dünyasına giremiyordum.
Yaptığım işi yarım bırakmayı sevmediğimden kitabı sonuna kadar bitirmiş fakat babamın anlattığı kadar sevemediğimi farketmiştim.
Üstünden yıllar geçti.
Küçük Prens müthiş bir patlamayla büyük küçük herkes için popüler olur oldu.
Bir kırtasiye koleksiyoneri olarak tabii ki ajandaları, kalem kutuları gözüme çok güzel gözükürken kitaba da elim tekrardan gitti ve yeniden analizlemek için okuma kararı aldım...

Altı çizili klişe Küçük Prens cümlelerini tekrar tekrar yazmak istemiyorum açıkçası.
Bu sefer ki kitap özetinde kitabın içeriğinden, altı çizili satırlarımdan çok şekilcilik açısından inceleme yapacağım.

Elimde ki Can yayınlarının Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisi... Yani en eski çeviri zannedersem; çevirinin oldukça ağır olduğu kanaatindeyim öncelikle.
Çocukluğuma hak verir bir edada kitabı sonlandırırken evladıma bu kitabı ne zaman okutmalıyım?ı düşündüm. Çeviri dilinin ağırlığı nedeniyle hangi yaş gurubunun böylesi bir türkçesi olduğunu düşündüm, bulamadım. Bana Küçük Prens'i çocukluğumda sevimli kılmayan en önemli detay buydu.
10 yaş civarındaydım...
Yani ilkokul öğrencisi.
Bugün Küçük Prens'i ortaokul öğrencilerime okutsam kitabın içerisinden; bu kelime ne demekne demek istedi anlamadım diyecekleri çok cümle sayabilirim.
Bugünün ortaokul öğrencileri bile kaç sözcükle konuşuyor ki?
Şu mevzu da netim; Küçük Prens ilkokul kademesinde okutulması gereken bir kitaptır.
O zaman?
İlkokulda okuyan bir çocuk olarak tam anlamıyla kavrayamamamı normal bulmalıyım?
 Kitap içerik olarak zaten oldukça mecaz ve ima içerirken okuyan çocuk türkçesini mi yoksa dilin arkasındaki mesajımı kavramalı? ben yetişkin olarak şaştım.

Birçok  yetişkini bile durup durup düşündürecek kadar derin ve güzel bir kitabın bizim çeviri noksaniyetlerimizle çocuklara bu denli sunulmaması gerektiğini düşünüyorum.
Çok daha basit bir dille Küçük Prensin o güzel dünyasına sokabiliriz çocuklarımızı.
Bu nedenle sanırım kızıma ilkokulda okutmak üzere başka bir yayınevinin çevirisini araştırmak durumundayım.

29 Ekim 2016 Cumartesi

Metro'da Cuma Namazı- Melek Arslanbenzer





İster sevelim ister sevmeyelim ama kabul etmemiz gereken bir Neo-Epik Şiir türümüz oluştu. Bazı şairler böyle bir türü bile kabul etmiyor ama...onları sanatsal tartışmalarıyla bırakmalı diye düşünüyorum. Zira o sahada top koşturabilecek okuyucu sayısı azdır, ben realizme inanmayı tercih ediyorum. Modern şiirin modern anlayışı sonucu elbette bir takım akımlar meydana gelecektir.
Metroda Cuma Namazı, bir şiir kitabı anlaşılan üzere. Melek Arslanbenzer Hakan Arslanbenzerin eşi. Yani Neo-epik şiir diye bir şey varsa Hakan Arslanbenzer onun kurucularındandır. Eşi Melek Hanım da pek tabii etkilenenlerinden. Bu nedenle çok rahat okunumlu bir kitaptır Metroda Cuma Namazı...Dümdüz, akıcı, tekrarlanası hallerden münezzeh. Deneme, makale tadında şiir algısı hasılı.

Bazı dizelerine fena vuruldum Melek Hanımın, şiirlerinin tamamından değilde parça parça bölümlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Mesela:


AÇIK şiirinden;
...
Yaz bana Allah'ım
Uzun bir yol, bir kağıt yaz
Bir yazı alnıma, yüreğime
AÇIK!

KARŞIMA ÇIKMA şiirinden;

...
Ben bir mp3 dinliyorum şimdi büyük bir sokakta
Yalnızca yürüyorum yalnız başıma
Sizden uzakta
''Ela gözlüm ben bu elden gidersem...'

MELEĞİ TANI şiirinden;
...
Bu vakitlerde dünyadan değilmişim gibi
Bu vakitlerde beni iyilik ve yas tutar
Bu vakitlerde kadınlar genellikle evde ve uyanık olurlar
Bu vakitlerde evde ve uyanık olurum genellikle
Bu vakitlerde sokağa atılan ilk adım gibi serin ve acelesiz
Ben en çok serin ve acelesiz sevmeyi severim
Yas tutar gibi iyilik yapar gibi
Acelesi yoktur yas tutanın ve iyilik yapanın
Severim seni acelem yok serinim seninim acelem yok

Ben nacizane Melek Hanımın dimağını sevdim bu dizelerle. Buraya kadar normaldi. Bir şiire denk gelene kadar. Evet bir kitap için bir şiir benim için Metroda Cuma Namazı; amma ne şiir...
Haşmet Babaoğlu'nun da dediği gibi son tahlilde ben böyle güzel bir aşk şiiri okumadım.... İçerimden kıskıvrak yakalandığımı hissettiğim dizelerdir ki o;

DAĞLARA ÇIKMAK

Varsa bir hakikat sen ve ben arasında
Ben ordan geçiyorum
Hakikatle yani yalnızca senin ve benim aramda
Her şekilde oturabiliyorsam karşında böyle hiç durmadan
İşte böyle

Dalgınlığı, dargınlığı hırka gibi üstümde taşıyorsam
Sen ve benim aramda olduğundandır
Ben bunca yıl bir başıma
Taşıdıysam kendimi oralardan buralara
Senin ve benim aramızda bir aşk olduğundandır

Bir aşk çocukluğumdan kalma
Elimden ot yiyen kuzulardan
Dağlara çıktığım, dağlardan indiğim günlerden kalma
Bin altı yüz kilometre mesafeden
Sarı incecik telli saçlarımla
Oralardan buralara taşıdığım bir aşk...

Şimdi oğlumun olan ellerimden
Ve senin olan her yerimden kalma
Bir aşk
Böyle bir aşk o incecik saçlarla taşındıysa benim tarafımdan
Şahidim ki Allah vardır

Bir kalbi başka bir kalbe bağlayan
Olmazı olduran, bir yangını durduran
Kalbi bütün kötülüklerden arındıran
Seni bana beni sana örtü kılan
Yaralayan, yaraları onduran bir aşkı olduran
Bütün dünyayı bir an için durduran
Allah vardır senle benim aramda

Sen ve benim aramda
Olanlar saymakla bitmez
Ekonomik kriz var senle benim aramda
Kıbrıs harekatı, seksen ihtilali, marmara depremi
İkiz kuleler, kurtlar vadisi, beşik kertmesi
Hepsi bir aşk uğruna oldu biliyorum

Yalnızca bir aşk
Seni bana baktıran, yüzümü seninle dolduran
Kaşımı kaş yapan
Gözümü göz
Alnımı açık
Gerisi Allah kerim!

Şiddetle tavsiyemdir ki (İyi şiir okuyan birinden de dinlemek isterseniz: https://www.youtube.com/watchv=JWEYRBBEAGQ )





24 Temmuz 2016 Pazar

Ayşe Şasa - Şebek Romanı






Bir kalbe dokunmak ne kadar kolay...
ve bir kalbe dokunmak ne kadar zor Allah'ım...


Saat gece yarısını geçeli epey bi olmuş...
Elimde Ayşe Ablamın Şebek romanı ile dalmışım...
Onun aşkına, şükrüne, acısına...
Kalbime dokunan endemik türlerden rahmetli Ayşe Şasa.



1994'te bir not düşer el yazısıyla: ''Bir roman yazmalı, adını 'Şebek Romanı' koymalıyım. Bu romanın fonunda: Gezegensel Şebek İmparatorluğu' nun tüm ruhu duyurulmalı (kancık tertipleri,ölümcül tehditleri, şeytani siyasası)
Gezegensel zorbalığın tüm karakteri verilirken, bireysel planda dehşet, sıkıntı, bunalım ve kabus yüklü gençliğim anlatılmalı.
Yazdıklarımda karanlık geçmişimin bir afet olarak değil, bir lütuf olarak ele alınacağını şimdiden biliyorum...
Değil mi ki şu an ki bahtiyarlığımı hazırlayan hep o karanlık geçmiş....''

Ve aynen dediklerini yapar, bir roman yazar; orangutanlar, maymunlar, şebekler.... Hani teşbihte hata olmaz ya Ayşe Abla teşbihinde esasen hatasız :)
Trajikomik ülkenin, güruh hayatların, manasız yaşamların teşbih mecmuası gibi sahifeler ilerliyor. 
Dediği gibi aynı, müthiş bir farkındalıkla siyasi yapıdan tutun da tasavvufa kadar incecik incecik dokunuyor her yere....
Bir kez daha hayran oluyorum zekasına. Az söz, çok mânâ...

Şimdi bakınız bir paragraf ile örnekleyeyim demek istediğimi, altı çizili satırlarımdan:
'' 'Tanrı süblim bir yanılsamadır' diyen insan denen şebeği kendisiyle, hazlarıyla oyuna tutuşmuş kancık bir oyunbaz olarak tasvir eden, Neo Darwinci Aydınlanma'nın destansı büyüğü, kokainman büyüğümüz Freud.... :)

Psikolojinin temelini oluşturan Frued ile tanışmış mıydınız?


İncecik bir kitap elimdeki muhterem kârilerim. Fakat özet halinde anlayana, sivrisinek saz mahiyetinde...

Ayşe Ablanın tahayyülündeki kişileri, kurumları ve olayları tahmin etme çabası bir polisiye roman okuyorum zannettirmedi de değil hani... Şizoid karakteriyle kimi, Amadeus derken kimi kastediyor? Orangutanlar hangi kesim :)) Şebekler hangileri? Maymunlar kimler...gibi.  Tahminler ve yerleştirmelerle keyifle ve yaad ederek okudum Şebek Romanını...

Sene-yi devriyesinde bir kere daha gönlüme koyayım istedim Ayşe Şasa'yı velhasıl... Zira bizler dilimizle kalbimizi çoğu kez karıştırıyoruz. Karıştırdığımızı dahi unutuyoruz. 
Dilden çıkan ve istenen rahmetin samimiyetini bu denli sorgulamak gerek.
Samimiyetle rahmet ve münacaat talebi içinde kalpte o muhabbeti tekrar bulmak gerek...

Maymundan geldik şebeği arıyoruz... ;)

İnsanın Adem'den geldiğine inanan Z.Ö (zeka özürlüleri) lerden selam olsun sana...


Buldum seni Ayşe Abla... 

16 Haziran 2016 Perşembe

Çocuk Deyip Geçmeyin- Adem Güneş





Hani elinizin altında, gözünüzün önünde dolanan kitaplar vardır ya, 1 yılı aşkındır gözümün önünde dolanıyordu Çocuk Deyip Geçme.
Yazara dair muhtelif düşünceler barındırdığımdandır belki bilemiyorum bir türlü elim gitmedi kitaba. En son çaresizlik misali veyahut nasibin yeni gelmesi sebebiyle elime alıp birkaç sahife çevirdim kitaptan. Sonrası çorap söküğü zaten…

Çok keyifle bir çırpıda okunacak kitaplardan Çocuk Deyip Geçme…
Yaz aylarını pedagojik kitaplara ayıran biri için ayrı bir keyifli geldi bana. Zira diğer pedagoji kitaplarına göre çok daha hafif, leziz ve hazmı kolay açıkçası. Yazar günlük hayattan kesitler, danışmanlık hatıraları ile konuları ele almış bu nedenle hiç sıkılmıyorsunuz.
Kitap zaten gazete köşe yazılarından bir derlemeymiş. O yüzden bir bütünlük halinde değil de konu konu, parça parça ilerliyorsunuz.
Ayrıca şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum yazı puntosu ve yazı karakteri çok iyi kitabın. Bilmem yazarın burada özel bir istirhamımı vardır fakat okuması ben fakir için çok kolaylaştı bu sebepten.

Yazarın kitapta sürekli vurguladığı bir husus var; anne ile güvenli bağ kurabilmiş çocuklar… Bir çok pedagojik sıkıntının burası kaynaklı olduğuna dikkat çekiyor. Benimde aklıma en son incelediğim bir makaleyi getiriyor. Hayretler içerisinde bilim dünyasında konuştuğumuz bir gelişmeydi çünkü bu gelişme.

Gen ifadesindeki değişiklikler nesilden nesile aktarılır bilinen üzere. Psikopatolojik yatkınlığı olan insanların nükleotitlerinin daha çok metillendiği keşfedilmişti. Daha enteresanı ise şu oldu. Bebekken çocuğunu daha çok öpüp, koklayan annelerin çocuklarında metillenme daha az. Yani çocuklar daha sağlıklı. Öpüp koklanmayan çocukların ise nükleotitlerinde çok daha fazla metillenme olduğu ortaya çıktı. Yani psikopatolojik sapmaları daha yüksek… Mağlum psikogenetikçi olduğum için konu benim nezdimde dönüp dolanıp hep oraya bağlanıyor. Fakat farklı bağlamlar değil bunlar Pedagog Adem Güneş beyefendi de aynı şeyi söylüyor. Annesine güvenle bağlanan sağlıklı çocuklar…

Bazen anneme sevgiyle şımartma, hususunda muhalefet ettiğimde sevgiden zarar gelmez deyişleri geliyor aklıma… tabiki pedagojik öğretilerden geçirdikten sonrasında katılıyorum buna ;)
Makaleyi bitirdikten sonra bu geliyor hemen aklıma…Sevilen çocuk, sevildiğini hissedemeyen çocuk…

Kitapta bir çok altı çizili satırlarım var fakat en bayıldığım ve bana babamın öğretilerini hatırlatan şu satırlar oldu;
Çocuk eğitimi çocuğa zoraki davranış öğretmek değil, ona ‘’irade’’ kazandırabilmektir. Bir başka deyişle çocuğa ‘’iç disiplin’’ kazandırmaktır.
Bugün anne babaların şikayet ettikleri birçok sorunun kökeninde iç disiplin elde edememiş çocukların hallerini görüyoruz.
‘’Bu çocuk neden yarım saat oturup da dersini yapamıyor?’’
Çünkü bir iç disiplini yok ki yarım saat kendisine gücü yetsin de ders yapabilsin.
‘’Bu çocuk neden kemik görmüş ‘’fino’’ gibi kızların peşinden koşup onları rahatsız ediyor?’’
Çünkü kendisine gücü yetmiyor, hazlarını kontrol edemiyor, içinde uyanan her duygunun esiri oluyor da ondan.
‘’Peki, bu çocuk neden namaz kılamıyor?’’
Kılamaz, çünkü ruhunun gücü bedenine yetmiyor da ondan.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
‘’Neden bu çocuk vaktinde uyanamıyor?’’
‘’Neden bu çocuk odasını toparlayamıyor?’’
Çünkü iradesi zayıf da ondan…
Nedir irade?
Pedagojide irade, çocuğun zorluklara karşı direnebilme gücünü elde etmesidir. Kişinin kendisine gücü yetmesidir.

Çocuk kendisine ‘’yapabilme fırsatı verildiği kadar’’ güçlü bir iradeye sahip olur. Bugün ise çocuğunu ‘’çook seven’’ anne babalar çocuklarına ‘’yapabilme fırsatı verme’’ şöyle dursun onlardan bu fırsatı her seferinde kendileri alıyorlar.
Merdivenlerden annesinin elini tutmadan inmek isteyen bir ufaklık düşünün…
Ramazan ayındayız…oruç tutmak isteyen bir ilkokullu…
Yanıtları duyuyor gibiyim J
‘’Daha çok küçüksün’’ !

Bir sonraki sevdiğim başlık ise ÖĞRENMENİN 3 SİHİRLİ ANAHTARI oldu. 
Öğretmenliğin günümüzde geldiği hali görünce acıyor insan. Öğretmenlikten bihaber insanların öğretmenlik yapmaları yetişen neslin halini özetliyor gibi bir nevi.

Çocuğun bilgiyi öğrenmesinde 3 temel şart vardır; ‘’Güven, Hoşgörü, Tevazu’’.

Amerikalı mucit Prof. Henri Jinott, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi soranlara şu hatırasını anlatıyor: ‘’Başarımın sırrı annemin altı yaşındayken bana takındığı bir tavırdır. Altı yaşımdayken buzdolabından süt alırken süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce bana kızmadı. ‘Aaaa Henri, sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak istermisin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem ‘’Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin havlu mu?’ diye sorduğunda kendimi çok değerli hissetmiştim. Elimden geldiğince dökülen sütü temizledikten sonra annemle dışarı çıktık. Annem bana bahçede süt şişesinin düşürmeden nasıl taşınacağını gösterdi. Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlayan en önemli olaydır.


O kadar metaalara,’’ kim ne derlere’’ takılı kalmışız ki… Bir çocuk büyüyen evin derli toplu, tertemiz olmasını ve kalmasını kim bekleyebilir? Halılar lekesiz, duvarlar çiziksiz, koltuklar formunda vs..
Bence tüm türk hanımları! 
Büyüyen çocuklarının duvarları A4 kağıdı zannettiklerini bu yüzden boyamak çizmek istediklerini düşünmeyen annelerimiz.
Yoksa çocuğuna kırdığı vazodan, döktüğü sütten hiçbir anne kızmazdı.


Yeri gelmişken kitaptan öğrendiğim İmam Gazali Hazretlerinin notunu da şuraya iliştirelim.
‘’Çocuğa yeterince oyun eğlence ve dinlenme imkanı sağlanmazsa kalbi ölür ve zekası söner.’’

Ve her zaman söylediğim bir şeyi daha buluyorum kitapta. Ebeveynler kendileri yapmadıklarını evlatlarından bekliyorlar. Kendileri çocuklarının gözü önünde yalan söylerken (farkında dahi değiller) sıkıntı yok fakat çocuk yalan söylediğinde ‘’bu çocuk niye böyle? ‘’
Acaba????

‘’Çocukluk dönemi’’ masumdur, ebeveynler kendilerinde gördükleri hataları ne kadar çabuk değiştirirlerse çocuk da ebeveynle birlikte değişir. Bu yüzden biz, bu dönemdeki çocuk davranışlarını değiştirmek için ebeveynlerin davranışlarını değiştirmeye çalışıyoruz.

Cinsel eğitim mi? Mahremiyet eğitimi mi? diye bir sorgulaması var yazarın kitapta. Burada biraz ters düşebiliyoruz. Yazar bugün ortaokulda yani çocuğun yaşı 12-13 iken Fen Bilimleri dersinde verilen Üreme Ünitesinden biraz muzdarip. Fakat ben bunun sebebinin ailede mahremiyet eğitimi ile gelmeyen çocuklardan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Keza ünitenin o yaş gruplarında verilmemesinin de çok büyük handikapları mevcut. Burada iş biraz aile biraz da öğretmende bitiyor gibi. 
Yalnız altını çizdiğim bir nüans var burada yazar erkek çocuklarına cinsel bilgileri babanın vermemesini önemle belirtiyor. Erkek çocuklarının içlerinde bir şeyler kırılır, gözlerinde büyüttükleri babalarına karşı bir hayal kırıklığı yaşarlar bu nedenle, erkek çocuklara cinsel bilgiler ancak yaşına yakın bir üçüncü kişi tarafından ve vakti geldikçe verilmelidir. Ve bu kişi evli olmamalıdır.


Akademisyen olmama rağmen neden eğitim koçluğu yaptığımı hala soran arkadaşlarıma bir kadın olduğumu hatırlatmak yetmiyordu bazen. Tam o noktada yazar müthiş bir cümle kuruyor benim yerime;
İster işveren olun, ister bu ülkeyi yöneten bir makam sahibi; saat 07:00’ de kreşe bırakılıp 19:00’da alınan çocuklardan oluşacak bir toplumdan  ‘’güvenli’’ ve ‘’huzurlu’’ insanlar beklemeniz doğru olmaz.
İşte tam da bu yüzden bir kadının, çalışan bir kadının mutlaka alternatifleri olabilmeli…

Bir de BABA BUGÜN NE OLDU BİLİYORMUSUN? Başlıklı yazıda vurgulananlar oldukça kıymetliydi muhterem kârilerim onu da fotoğraf şeklinde paylaştım aşağıda okuyabilirsiniz.

                                                                                                                                    

Çocukluk yıllarındaki yaşam, yetişkinlerdeki gibi ‘’gerçeklik ilkesine’’ birebir bağlı değildir. Bu yüzden ben oruç tutuyorum diyen bir çocuğa ‘’ama sen biraz önce yemek yedin’’ gibi bir cevap vermeyin. Zira verirseniz de çocuk agresifleşiyor zaten. Çünkü çocuk yetişkinlerde gördüğü ve özendiği bir davranışı önce hayal eder, hayalinde yaşar. Sonra hayal ettiği o davranışı kendisinin de yaptığını ‘’zanneder’’. Daha sonra kendisinin de yaptğını zannettiği o davranışı adım adım gerçek dünyaya taşır. Bu yüzdendir ki ‘’çocukluk düşlerine engel olmak’’ çocuğun kişilik geliştirmesine engel olmaktır. Bu açıdan bakıldığında, çocukluk yıllarının en önemli ebeveyn tutumu, ‘’ çocuğu olduğu hali ile kabul etmektir.’’

Kalıcı öğrenim için bazı yaş gruplarına dikkat çekiyor yazar; 3-4 yaşlarındaki çocuklara dile karşı oldukça duyarlı olduklarından ‘’pasif bir dinleyici’’ olarak dahi rahatlıkla öğrenebilirler, ezberleyebilirler. Kuran ezberi gibi… 5- 6 yaşındaki çocuklarda ise öğrenme ‘’yazarak’’ geröekleşirse daha kolay ve kalıcı olur. Ergen çocuklarında ise öğrenim kendi akranları ergenlerden olunca daha kolay gerçekleşir.


Ayrıca çocuğunuzu uyandırırken kısık sesli, Kur’an, ilahi veya radyo tiyatrosu dinlemesi onun bilinçaltında huzur dolu olumlu izler bırakacağı için oldukça önemlidir diyor ve bir kitabın daha sonuna geliyoruz.
Bu kadar öğreti, pedagoji, davranış bilimi vs… beynimde şöyle bir yerde birleşiyor ve sekinete eriyorum. Bir ayet-i kerime; Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.Enfal 28.

Bitti. Yani biz ne kadar ilim sahibi olursak olalım Allahu teala imtihan etmek istediyse…Kilükal olur tüm ilimler.
Allah herkesin evladını hayırlı bir insan eylesin, evladıyla imtihan olanlara ise bolca sabır…



15 Haziran 2016 Çarşamba

Mücella- Nazan Bekiroğlu




Uzun zaman olmuş klavyeyi elime almayalı...
Öncelikle selam olsun gözlerinize inşallah.

Sebaat önemli bir kelime benim hayatımda, bir kitaba sebaat etmek, hatıra sebaat, gönüle sebaat, son'a sebaat...

Mücella da kendi gibi bizleri sebaat ehli yapacak diye iç geçirmedim değil ara ara... Ama annemin bir deyimi geldi hep hatırıma; ''kendisinin yoksa da sahibinin de mi hiç hatırı yok?''.
Anladığınız üzere Mücella ben fakir için zor ve sabır gerektiren bir kitap oldu muhterem kârilerim...
En son okuduğum Nazan Bekiroğlu romanı dimağımda bu kadar tat bırakmışken Mücella tam bir fiyasko tabir-i caizse.

Müzbin bir bekar olan Mücella ablanın doğumundan vefatına kadar mahallesindeki serüvenini anlatıyor kitap.
Nazan hocanın kalemi de şahsı da başkadır gönlümde, bu sebepten ha şimdi ha şimdi diye bir yerlerde kitabın beni sarmasını bekledimse de nafile.. Ta ki son sahifedeki yazarın kitabı yazma maksadını okuyunca anlamlandırabildim durumu. Yoksa Nazan Hanım neden böyle bir kitap yazsın ki? Burada neyi amaçlasın ki? sorularıyla geçti benim için kitap... Romanlarına muhakkak kendisini de iliştirmeyi seven yazarın meğer çocukluğundan bir iz imiş Mücella karakteri...mahallesinin karakteri... Ve kendisine ''Sen doktor değil yazar olacaksın, birgün beni de yaz olur mu'' diyen kimseymiş Mücella. Anladım ki bu kitap bir vefa namına yazılmış. Bir söz uğruna yazılmış. 

Mücella'ya göre kendi hayatı durağanlık içersinde geçmiş, silik ve yitik bir yaşamın tarihten bu kadar kolay silinmesini istememiştir. 
Bu yüzden de bir nevi gözünün önünde yetişen edebiyatı kuvvetli Nazlı' ya (yazar) kendisini kaleme almasını rica etmiştir.

Romana dair altı çizili satırlarım olmadığından özeti bu şekilde kapatmış olayım. 
Çok daha güzel ve eski tatlarında bir Nazan Bekiroğlu romanında tekrar karşılaşmak dileğiyle...

12 Ekim 2014 Pazar

Sarı- Ahmet Tezcan


Uzun zamandır bir kitap elimde bu kadar dolanmamıştı. İlk çıktığı günden beri hatırımda, yaklaşık 2 aydır da elimde seyretti Sarı...
Ahmet Ağabey'in ikinci kitabı, Kafirun'un devamı Sarı... açıkça söylemeliyim ki Kafirun'dan daha çok sevdiğim ve eğlendiğim bir kitap oldu Sarı

Kafirun' da çevresiyle beraber hayatına girizgâh yaptığımız Ahmet Abi'nin özeline, biraz daha otobiyografisine ilerliyoruz bu kitapta.

Yazarın dilinden bahsetmek istiyorum biraz ki bu kitabı benim için cazip kılan şeylerden biridir Ahmet Abi' nin kalemi. Fena bir okur sayılmamama rağmen bu kadar 'yanıbaşım bir üslup' ile karşılaşmadım daha önce. Yanıbaşında hikaye anlatırmışcasına yazıyor Ahmet Abi. O yüzden kimi zaman biriyle sohbet ederkenki tadı yakaladım kitabında. Bazı yerlerinde sesli güldüğümü dahi hatırlıyorum. 

Çerkes bir ailenin 80lerde imam hatipli olan sarı çocuğu Ahmet Tezcan.  Kitap bu nedenle 80ler döneminden ciddi izlerle birlikte bilgi, birikim ve yorum taşıyor. 
O zamanın sağ-sol çatışmasına dair bazı satırlar nakletmem gerekirse:
''Eğer bu milletle yola çıkacaksan onun gibi konuşacaksın, onun gibi davranacaksın, yoksa seni anlamaz anarşit der çıkar işin içinden.''

''Tecrübesizdiler bir de; işçi işçi diyorlardı ama hemen hiçbirinin eli iş tutmamıştı henüz, propaganda için gittikleri fabrikalarda geçici süre işçi olduklarında bile, çoğunun pestili çıkıyordu. Köylü diyorlardı ama bir köye gittiklerinde nasıl konuşacaklarını bilmiyorlardı. Köylünün dilini bilmiyorlardı çünkü. Hem dilini bilmiyorlardı hem dinini. Apışıp kalıyorlardı, bundan hoşlanmadıkları için de ezberlenmiş bildirileri köy kahvelerinde papağan gibi tekrarlayıp duruyorlardı. Ülkenin en önemli fakültelerinde okuyorlardı ama bir köylüyü ikna edebilecek donanımları yoktu.''

Yine o döneme dair unutmamak adına hatırlamak istediğim; Menderes'in Dahiliye Vekili Namık Gedik, Üstad Ankara'ya geldiğinde ''Ankara'ya girmesin Urfa'ya gitsin demiş. O hasta haliyle Üstad dağ bayır Urfa'ya gitmiş ve orada Hakk'a yürümüş mağlumunuz üzere. Sonra askerde ona bunu yapanların üzerine yürüyor. Yürümekle kalmayıp Namık Gedik'i pencereden atıp parçalıyor... 
Ankara Valisi ile Üstad'ın münasebetlerini biliyor fakat içişleri Bakanı Gedik'i tanımıyordum. Sarı vasıtasıyla doğruluğunu teyitlediğim bir bilgi edinmiş oldum.


Yazar, anarşi dönemini anlatırken Ayşe (Şasa) Abla takılıyor dimağıma bir paragrafta, ona okuduğum satırları hatırlıyor ve ''bu satırları da ona ne kadar okumak isterdim'' diye iç geçiriyorum; 
''Bilimsel sosyalizmde, din, inanç alanına müdahale hakkı yoktur. Hristiyanlık çöküş dinidir, İslamlık ise gelişme eyleminin dinidir. Halkımız bu geleneği sezebildiği ölçüde, bazı aydınlarımızın zannettiğinin tam tersine, ilerleme ihtiyacıyla dine bağlanmıştır. Gerçi din ıstıraba karşı bir çeşit afyondur, teskin edicidir Marks'ın söylediği gibi, ama özellikle islamiyet, devrimci bir geleneğin  halkasıdır.''

Yine Menderes dönemine dair bir anektod: Ezanın yeniden türkçe okunmasını isteyen Halk Parti'sinin senatörü; Necip Mirkelamoğlu...

Menderes dönemi, Deniz Gezmiş olayları, Çerkes örflerinden tutun da tarikat ahlakına kadar daha bir çok şey bulabilirsiniz Ahmet Abi'nin romanında... 
Bir söz var ki Ferâmuş Dede'den tebessüm ettiren; ''Kerameti bırak, ferasete bak; ince feraset çifte keramate kıç attırır.''


Kitabın sonlarına doğru ise Ananeciğimi hatırıma düşürüyor yazar. Ağzına balık sürmeyişinin nedenini Çerkesler üzerinden anlatıyor o da. Karadeniz üzerinde Osmanlıya sığınan Çerkesler, yolda çok fazla zaiyat verirler ve ananem gibi bazıları, balıkların kardeşlerini yedikleri düşüncesinden ötürü ağızlarına balık sürmezler...
Yine son kısımlarda Türk milletinin (millet!) Çerkeslere ne denli misafirperver davrandığını, o dönem Çorum halkı üzerinden anlatıyor. Şahane paragraflar mevcut bununla ilgili.

Kitabın sonunda, o dönem yok sayılan İmam Hatip öğrencilerini temsilen Gençlik Bayramı için konuşma yapacak olan Ekrem'in Kırşehir aksanını düzeltme çabalarının sonucundan çıkarımımız ise şöyle oldu:
''Farsçada gönüle boşuna dil dememişler, ağzındaki dilin göğsündeki dil ile bağlantısı var. Hani diyor ya Neşet Ertaş kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, aynen onun gibi bir yol var ve sen o yolu bulacaksın. Ağzındaki dil anlatmaya, göğsündeki dil anlamaya yarar. İkisi de alettir, ikisinin de bir mekanı vardır ama aslında mekan değil makamdır onlar.''

Allah sadrımızı genişletsin, makamımızı yüceltsin...
Okuyacak olanların da istifadesini bol eylesin...amin

9 Haziran 2014 Pazartesi

Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed- Ö.Tuğrul İNANÇER



İnsanın otobüste dahi bilimsel makale okuması ne vehim bir olay imiş...
6 ay boyunca ara verdiğim okuma ve yazmalarıma dönecek olmak kadar sevindirmedi bir tez sahibi olmak, elhamdülillah.
İlk olarak geçen sene okuduğum fakat yazımı bugüne nasip olan kıymetli hocam Ömer Tuğrul İnançer'in Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabını yazmakla başlamak istedim. Ancak kısa kısa notlar halinde altı çizili satırlarımı sundum. Kitabı okuyuşumun üzerinden bir sene geçmesi sebebiyle altı çizili satırlarımı naklederken bir bütünlük yakalayabileceğimi zannetmiyorum o nedenle muhterem kârilerim, affınızı istirham ediyorum.

Son dönemlerde çarpıtılan hamile bayanlarla ilgili söylemiyle gündeme geldi  değerli hocam. Neden ve kimler tarafından yapıldığı belli olsada koyun güdümündeki insanlar onun kıymetli şahsiyetini bu şekilde bildiler. Oysa o günümüz mürşidlerinden bir ehli tarik olarak cerrahi postunda oturmaktadır. Sohbetiyle feyiz verse de sohbet kıvamındaki kitaplarıyla da benzer tadı yakalayabiliyorsunuz.
Bir peygamber aşığı olan İnançer hocadan okuduğum kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Zira beğenmemek fakir haddimize olmasa da kastım; genel bilgiler harici kitapta bir çok incelik bulunmasıyla ilgilidir. Genel siyer anlatımından ziyade muhtelif ve spekülatif kısımlara da değinmiş hocam. 
Bunlardan biridir peygambersiz, sünnnetsiz bir islam algısı oluşturmak. Buradaki dayanak ise alemlere rahmet olarak indirilenin resulullah değil de kuran olması gösterilir. Bu da arapçadaki 'erselnake' kelimesinde düğümlenir. Hocam buraya şu şekilde açıklık getirir: ''erselnake''deki ''ke yalnız ve yalnız insan için kullanılır, eşya için değil! Gramatik olarak böyledir. Alemlere rahmet olarak biz onu ancak ve ancak alemlere rahmet olarak indirdik sözünü saptırarak Efendimiz yerine Kur'andır o diyen insanlara cevaben...

* Bir diğer kuran ifadesinin yanlış çevirisine dikkat çeker daha sonra: ''kavmin ya'kilun'' ile ''ulu'l-elbab''ın ''akıl sahipleri, düşünenler'' olarak aynı şekilde tercüme edilmesi yanlıştır" der. O kişilerdir ki; onlar kalplerini akıllarına gömmüşlerdir

* Kitabın iskeleti olan Efendimizin, sıfatının kelime analizi ile devam edersek; ''Peyam'' haber demektir, ''ber'' ise Farsça'da sahiplik ekidir. Aynı zamanda ''büriden'' (götürmek) fiilinin emir halidir. Böylelikle,  ''haber götüren'' olur. 

* Hâlil,  ''isteği geri çevrilmeyen'' ; Hâbib ise, ''istemeden verilen'' demektir. Habibim demesindeki murad ise bir çok sır barındırıyor sanki içersinde.

* Efendimizden bahsederken gülden bahsetmemek olmuyor mağlum...
İnanç eri olan hocam yanlış bilinen bir genellemeyi şöyle anlatıyor:
''Bizim Türkçede ''çiçek'' dediğimiz güzelliklerin Farsçası ''gül''dür. Yani Farsçada gül, çiçek demektir. Bizim gül dediğimiz çiçeğe Farsçada ''verd'' denir. dolayısıyla, Efendimizin kokusu gül çiçeğinin değil bütün çiçeklerin kokusudur. Daha doğrusu bütün çiçekler o güzel kokularını, o güzeller güzeli Fahr-i Kainat Efendimizin o güzel kokusundan ''şemme-i Muhammedi''den almışlardır, her çiçek kokladığımızda Efendimizin kokusunu alırız."

 * ''Işk'' kelimesi Farsça olduğu için kelime olarak Kur'an'da elbette geçmez. Ama aşkın tarifi Kur'an'da vardır: Eşeddü hubben''* şidetli svgi. İşte aşk! 
*: Bakara Suresi 165. âyet

* Çok enteresan bir şey daha öğrendim. Ezeli olmasak da ebedi olduğumuzu biliyordum. Fakat mekan değiştirdikten sonra rızkımızın devam ettiğini bilmiyordum. Al-i İmran Suresinin 169.ayetinde şöyle buyuruluyor:
''Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler. Benim indimde kendilerine rızık verilmeye devam edilir. Aklınız buna ermez!'' Sadaatlar, sadaatların rızkı, vermeyi sevenler...
İnanmak ne müthiş şey Allahım!

* Hicri takvimin nasıl çıktığını da bir yerde kayıtlı halde tutmak adına yazalım:
Yemen Vali'sinin isteği üzerine toplanan komisyon bir takvim yılı başlangıcı aradı. Bazı zevat-ı kiram, Efendimizin doğum gününü teklif ettiler. Hz. İsa'nın doğumu milâdi takvim başlangıcı olarak kullanıldığından bir benzeşme olsun istenmedi. Hz. Ali'nin, Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicret yılını takvim başlangıç yılı olarak teklif etmesi ve bu teklifin ittifakla kabul edilmesiyle mesele çözülmüş oldu. 
Hicri yılbaşının Muharrem'in birinci günü olduğundan Hicret-i Nebi'nin de Muharrem'in içinde olduğu sanılıyor. 
Efendimizin Medine'yi teşriflerinin yılı hicri takvimin birinci yılı iken, Hicretin gerçekleştiği ay takvimin birinci ayı değildir. Bu nokta da anlaşılmıyor. Mesela Türkiye'de, Hicret Muharrem ayında gerçekleşmiş gibi bir kabul var. Halbuki Hicret  Muharrem'de değil 26 Safer Perşembegünü akşamı başlamış, 12 Rebiyülevvel Cuma günü ikindi vaktinde bitmiştir. Hicret yolculuğunun ilk üç günü Sevr Mağarası'nds, bir haftası yolda, dört günü Kuba'da, son günü ise Kuba-Medine arasında geçmiş, Cuma günü ikindi vaktinde sona ermiştir.

* Efendimiz Mekke'yi terketmek zorunda kaldığında ettiği bir dua var ki...tüyler ürperten, ah canım efendim dedirten;

''Ya Rabbi, ben çok sevdiğim memleketimden ayrılacağım. Öyleyse lütfen beni Sen'in çok sevdiğin bir yere gönder.'' Öyleyse Medine-i Münevvere Rabbimizin çok sevdiği bir yerdir.
Medine, şehir demektir. Eski ismi Yesrib'tir. Ancak Efendimizin hicretinden sonra Medinetünnebi denmiştir. Ki  Efendimizin bu istikamette isteği vardır, Medine' ye Yesrib denmesini istemiyor.

* Peygamber'in Medine dönemine baktığımızda;
İslam Mekke'de bir inanç sistemi kurarken, Medine'de bir İslam toplumu kurmuştur. 

* Ve Haccü'l- Veda...
Veda haccı...Veda hutbesi...
Âh Efendim...
Hz. Peygamber Taif dönüşünden ve Mekke'nin fethinden sonra umre yapmıştır.Tek bir hac, onu da Ashabıyla birlikte yapmıştır. Bu hac, Hicret'in 11. senesinde yapıldığı için buna Haccü'l-Veda denmiştir. Efendimiz bu haccında bir hutbe veriyor. Bugün Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı) denilen Arafat'taki mahalde... Ve bu hutbenin adı veda hutbesi olarak anılıyor. O gün orada yüz yirmi dört bin sahabinin olduğu söylenir. Efendimiz hadislerinde Peygamber sayısını da yüz yirmi dört bin olarak ifade etmişlerdir. Ashab-ı Resullullah sayısı=Peygamber sayısı
(Benim ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.)

* Mezhepler... 
İmam Malik'in en büyük eseri El-Muvatta.
El Muvatta'yı okuyan Kabe imamı çok beğenerek Kabe'nin ve Kabe'ye bakan evlerin duvarlarına asılmasını emrediyor. Bunu duyan İmam Malik  derhal Mekke'ye gelerek halifeye: 'Bana sormadan kitabımı Kâbe duvarına aşmıssınız''diyor. Hatasını anlayan halife şöyle söylüyor: ''Efendim, kusura bakmayın. ben Muvattayı çok beğendim;insanlar okusun, istifade etsin diye bunu yaptım.''
Bunun üzerine İmam Malik şu önemli değerlendirmeyi yapar: ''El-Muvattayı  Hicaz ahalisi için yazdım. Halbuki Mağrip'ten, Maşrıkt'an, Horasan'dan, Yemen'den, Afrika'dan insanlar da hac için Mekke'ye geliyorlar. Bu kitap Hicaz dışındaki insanlar için uygun değildir.''
Kültürün din üzerindeki etkisini reddeden insanlara ve mezhepleri reddeden insanlara ne güzel bir kıssadır.
Mezhep İmamlarından bahsederken hocam mutlak imam ve mensup imam şeklinde ayrılan imamlık müessesesinden de bahseder.Mutlak imam içtihad sahibi kendine mahsus bir düşünce tarzıyla sistem ortaya koyar. Mensup imam ise sistem kurmuş mutlak imama intisab eden içtihad sahibi imam demektir.

* Yine yeni öğrendiğim bir bilgi: Hazreti Ali efendimiz'e  (keremalluhu vecheh ) tanrılık isnad eden topluluklar varmış aşırı muhabbetten kaynaklanan. Bunlar; Bahâilik ve Dürzîlik gibi İslam dışı akımlarmış.

* Ve naat... Ergenliğime damgasını vuran Arif Nihat Asya.. ilk naatın çıkışı ayrı bir ilgimi çekiyor:
''Naat-ı şerif, yani Hz. Peygamber'i övmenin kaynağı, Atike Ümmü Mabed'e kadar götürülebilir. Hicret sırasında Efendimiz ile Hz.Ebu Bekir ve kılavuzları abdullah Bin Uraykıt'ın yolları bir müddet dinlenmek üzere bir ağıla düşer. Ağılın sahibi erkek, sürüyü otlatmak için uzaklara götürmüştür. Ağılda evin hanımı, bir de sütü kesik, hasta bir keçi bulunuyor. Kadıncağız Efendimize ve arkadaşlarına ikram edeceği bir şeyi bulunmadığı için üzgündür. Efendimiz kadından müsaade isteyerek o hasta keçiyi sağıyor. sütü kesik bu keçiden sağılan süt ile yolcular karınlarını doyuruyor, geriye kalanını evin hanımı olan Hz. Atike'ye veriyorlar.Akşam evin beyi Ebu Mabed eve geldiğinde hanımında ve ağılında değişik bir hal görüyor. Hz. Atike o gün yaşananları, ilk kez gördüğü efendimizi ve şahit olduğu kadarıyla, hallerini aktarıyor.Hz.Atike'nin Efendimizin şemaline ve haline dair anlatımı, İslam edebiyatındaki ilk ''hilye'' örneği olarak kabul ediliyor. Hz.Atike'nin bu anlatımı, Efendimizin mübarek cemal-i şerifine dair ilk anlatımı... Osmanlı dönemi Türk toplumunda Resulullah Efendimizin(genellikle Hz.Ali anlatımıyla olanı) şemaili, özel bir form halinde ve tablo şeklinde yazılmış ve ''hilye-i saadet'', ''hilye-i şerif'' gibi adlarla her türlü mekana asılmıştır.''

* Musikiye Resulallah in bakışı şöyle imiş;

''Resulullah Efendimiz, zaman zaman gönlünü dinlendirmek istediğinde Hz.Bilal'i çağırtır ve O'na :''Erihni ya Bilal -Beni ruhlandır!'' buyurulardı. Yani; ''Bana bir şeyler oku, böylelikle ruhum dinlensin.''anlamında -bugünkü anlamı ile, adeta gazel, kaside, musiki eserlerini - O'nun güzel, yakıcı sesinden dinlemek isterdi.'' 

* Hz. Peygamber'in bize dini vecibe olarak bıraktığı halleri sünnettir diyor hocam günlük hayatındaki halleri değil...(elbette O'nun halleriyle hallenmek insanı yüceltir ancak sünnet olarak adletmemek gerekir). Efendimiz aynı zamanda istirahat ediyor, uyuyordu uyumak sünnet midir?

* İlerleyen sahifelerde Efendimizin bazı ashap ile özel ilişkiler kurmasına gelip dayanıyor ve buradan tasavvufa varıyoruz. Tasavvufun menşei probleminde gündeme gelen, çok haksızca eleştirilen ve bid'at olarak nitelendirilen adetlendirme konusuna da yine kitapta Asr-ı Saadet örneği ile rastlıyoruz. Mesela Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şu sözleri bir işarettir: '' Rasullulah bazılarımıza, ayrı ayrı sayılarda ayrı ayrı esmalar telkin etti. Ben parmak hesabı yapmada şaşırıyordum. Bir ipe 33 tane düğüm attım, onunla saymaya başladım.

* Yine tasavvufa dair altını çizdiğim nadide satırlarımdan;
''Mürşid, müridi bilgi sahibi değil, rüşd sahibi kılar. bu anlamda mürşid, muallim değildir. Yani o öğretmez, oldurur.''

*
Hz. Yunus'un dizelerini hatırıma getiren bir paragraf var: ''Kemal ile düşünüldüğünde: İnsan mahluktur. Cennet ve cehennem de mahluktur. Halifetullah olan insan niye mahluk peşinde koşsun ki, Hâlık var iken?


* Kandillerin Kur'anda olmayışından sebep bid'at olduğunu iddia edenlere açıklık getirilirken örf ve adetlerin islamdaki yerini vurgulayarak ''Nassa'' kelimesinden bahsediliyor; muhalif olmayan, Allah'ın kat'i emirleriyle çelişmeyen örf ve adetler dini kaideler hükmündedir diyor ve kaynak olarak ise Araf Suresinin tefsirini gösteriyor.

* Ataerkil bir toplumun ataerkil müslümanları olunca onlara karşıt feminen müslüman bayanlar hasıl oldu. Oysa feminen  bir müslüman bayanın olması ne kadar abes ile iştigal ise bu ataerkil müslüman erkek profili de aynı şekilde. Birgün benzer bir sohbet üzere tartışırken, soy anneden türer söylemime savunma makamında bir bey şöyle karşılık verdi: ''....madem öyle neden sahabe de Ömer bin Hattab deniliyor da annesinin ismiyle çağrılmıyor?'' Cevabım ise Mekke ve Medine halkının da ataerkil olduğu ancak bunun anneden devam eden soy ile ilgisinin bulunmadığı şeklinde oldu. islam ile müşerref olmadan evvel kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumdan bahsediyoruz sosyolojik olarak. Bunun yanısıra cevabıma ekleyebileceğim bir nokta daha buldum kitapta. İnançer hocam bu ifadenin ataerkillikten öte ilm-i neseb yüzünden kullanıldığını hatırlatmış. Müslüman olmadan önceki soyları ile övünen Mekkelilere Efendimiz ''Ecdadınızla övünmeyin buyurmuşlardır." Hatta bunu duyduktan sonra hz ömer kendisini "Ömer" olarak tanıtmıştır.

* Oruç, namaz, abdest gibi kelimelerin hiçbiri Türkçe değil, Arapça da değil.  Biz coğrafya itibariyle Anadoludan önce İran'ın doğusunda müslüman olduk. Dolayısıyla bir çok kavramı İran üzerinden aldık. Mesela İran'da namaz adı altında bir Zerdüşt tapınması vardı. Onlar ''salat etme'' yi ''namaz kılma'' olarak kullandılar, biz de onlardan öyle aldık. Namaz Farsçadır, Arapça değil.
Ab-ı dest, Farsçada el suyu demek Arapça da ise ''vudu'' oruç da Arapçada ''savm'' demektir.

* Yine çok sık karşılaşılan bir durum var hayretime şayan;  'hüküm çıkarma'. İnsan demeden edemiyor hangi ilimle bunu yapabiliyorsunuz diye? Din öyle bir kavram ki doktora gitmekten, tesisatçı çağırmadan daha basit ve herkesin fikir yürüterek hüküm çıkarabilceği bir saha adeta. Heyhat!
İbarelerden hüküm çıkarmak ''istinbat kaideleri'' hususuna riayet gösterilerek ancak mümkün olabilir ki ulema bu hüküm çıkarma konusunda 19 adet ilme sahip olmak gerektiğine işaret etmiştir. Bu ilimler içersinde astronomi, gramer ilimlerinin yanında kelam, tefsir, fıkıh gibi ilimlerde malumat sahibi derecesinde değil!, kitap yazabilecek seviyelere ihtiyaç olduğuuna dikkat çekilmiştir. Buradan içtihada bağlamak gerekirse ''Bana göre...''diye başlayan hiç bir çıkarım içtihad olamaz. Usul-ü fıkıhta değil, füruğ-u fıkıhta içtihad yapılır.

* İyi gelir sohbet etmek insana. Anlayana ve ehline çok şey ifade eder. Çünkü sohbette Allah'ın 3 esması birleşir; Kelîm, tecelli ederse sohbetin tesiri yükselir. Basîr, ism-i şerifi ile birbirimize bakmaktan öteye geçer belki görebiliriz. Ve konuşulduğu gibi dinlenerek Semi, ismi tecelli eder. Kelim, Basîr ve Semi....