6 Temmuz 2018 Cuma

Uykusuz Anne Kalmasın - Tansu Oskay








‘’Uyku öğrenilen bir deneyimdir’’ bunu duyduğum günden beri uykuyu, fizyolojisini ve eğitimini anlamaya çalışıyorum. Anladıklarımı Reyyan üzerinde uyguluyor ve bir sonuç oluşturmaya çalışıyorum. Genel itibariyle minik kuzumun her halinden ötürü şükre dursam da yolunda gitmeyen hallerini de gözlemlemiyor değilim…kısalan gündüz uykuları, bölünen gece uykuları, uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düşmeleri bana uykuyla ilgili çalışmalar yapmam gerektiğini artık iyice gösterdi…

Doğumdan sonra ki ilk 3 ay 4.trimester olarak kabul ediliyor. En gelişmemiş doğan memeli insanoğlu olduğu için anne karnında dolduramadığı 12 ayı tamamlamaya gayret ediyoruz aslında. Bu nedenle ilk 3 ay hiçbir eğitimden bahsedemiyoruz. Ancak 4.ay itibariyle bebeğin gelişim durumuna göre eğitimler ufak çaplı başlayabiliyor.

 Eğer ki bebeğinizin yüzü sizden dışarıya doğru döndüyse bu bir işarettir diyor pedagoglar. Kiiii Elif Reyyan artık kucakta bile etrafı seyrederek duruyor. Kucakta, sallanarak, ninniler eşliğinde uyuyor. Uykuya geçerken bile etrafta olan bitenle ilgileniyor. Bu da demek oluyor ki bundan sonra Reyyan ile eğitime başlamadığımız her gün bizim hanemize yazılıyor.

Son zamanlarda nedense birdenbire artan uyku eğitimi bilgilerinin doğruluğunu, yeterliliğini, felsefesini, aydınlatıcı olma düzeyini, akademik ve bilimsel yönünü, bilginin kaynağını ve uzman olduğunu ifade eden uygulatıcının yetkinliğini iyice kontrol etmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunlardan emin olduktan sonra eğitimi sakince ve tutarlı bir tutumla başlatmak, uygulamak gerekiyor buna da sonuna kadar katılıyorum.


Eğitim denince insanların yüzünde bir ürperti görüyorum. Sanki eğitim vermek gaddarca bir şeymiş gibi…hele uyku eğitimi deyince herkes de aynı ifade ağlatacak mısın?!!

Uyku eğer öğrenilen bir şey ise o zaman eğitimle mümkün olmalı. Fakat bu zamana kadar uyku eğitimi adı altında bebekler beşiklerinde saatlerce ağlatılarak yalnız bırakılmış. Bu da insanlarda bir ürperti meydana getirmiş.
 Aslına baktığımızda güdülerimiz bizi ne kadar doğru yönlendiriyor. Bir bebek, beşikte yalnız, saatlerce ağlıyor! Hiçbir annenin buna yüreği razı gelemez. Öyleyse bu methodlojide bir sıkıntı var. Bu yüzden pedagoglar 'yalnız bırakılarak ağlatılan' uyku eğitimi yönteminin çocukların psikolojisinde çok ciddi dezanformasyona yol açtığını belirtiyorlar.
Şiddetle karşı çıkılan bu uyku yöntemi artık oldukça demode olmuş durumda bunun yerine Ağlatmadan Uyku Eğitimi kitapları, yöntemleri geliştirilmiş.
Tansu Oskay’ın kitabı Uykusuz Anne Kalmasın bu kitaplardan. Tansu hanım bir pedagog…Bu tarz çocuk eğitimlerini pedagoglarca değerlendirmek çok daha sağlıklı. Hele ki uyku konusunda önüne gelen uyku koçu, danışman vs olmuşken.

Uykusuz Anne Kalmasın kitabı oldukça basit, kolay ve akıcı bir dile sahip. Kitabı eşim bile çok hızlı okudu. Bir çırpıda okunacak kitaplardan.
Ağlatmadan uyku eğitiminde bebek pes ettirilmez, uygun şekilde bir nevi avutulur diyor yazar. Methodunu bunun üzerine inşa ediyor. Ve ayrıntılarıyla anlatıyor. 
Özetle; bebeğimizi yatağında yalnız bırakmamak, taleplerine muhakkak cevap vermek fakat huzursuzluğunda kendini regüle edebilmesine de izin vermek gerekliliğini savunuyor.
Yani aslında kitabın başlığındaki ağlatmamak sadece yalnız ağlatmamayı kapsıyor. Yatağında uyumayı reddeden çocuk mızmızlanıyor ve hatta ağlıyor o esnada kucağa alıp tekrar bırakmak çocuğu dindirmiyor o zaman da çocuğun kendini regüle etmesi gerektiğini, müsade edilmesi gerekliliği belirtiliyor.
Bu meseleyle ilgili bir kaç kitap ve pedogogun da yöntemi zihnimde dönüp duruyor... harmanlanmış haliyle ilgili başka bir yazı slotu açacağım. Orada irdeleyeceğim doğruluk kavramlarını...


Kitaptan kendime not aldığım en önemli şey ise 3 defa üst üste yapmayın kuralı…
Ne demek bu?
Verilen eğitimin unutulmaması, bozulmaması adına yapacağınız kaçamak, gezi vs..3 günü aşmasın demek. Yani uyku eğitimi verilen bir çocuğun 3 gece üst üste rutini bozulursa o eğitim tekrarlanacaktır. Fakat diğer türlü kaçamaklarda eğitiminiz bozulmaz deniyor kitapta.

Sonra yine dikkat edilmesi gereken bir husus; destekli uykuya geçişten, desteksiz uykuya geçişi sağlayabilmek adına 6.aya kadar beyaz gürültü-pışpışlamalar ile uykuya geçiş deteklense de 6 aydan sonra kesilmesi gerektiği ve bundan sonra ninnilerle devam edilebileceği vurgulanıyor.

Uykuya geçiş nesnesi ise birçok uzman tarafından öneriliyor. İdeal  kullanımı ise 6- 7 ay arasındaki dönem olduğunun altını çiziyorum.

Uyku eğitimi verilen çocuk ne zaman kendi odasına geçirilmeli? sorusuna ise,
Çocuk psikolojisinde birçok yaklaşıma göre çocuk 6 ay 1 yaş aralığında kendi odasında yatmaya yönlendirilmelidir cevabı veriliyor.
Bunu yapıp yapmayacağımdan henüz emin değilim. Yine Reyyan’ın gelişimi bunu yönlendirecektir diye tahmin ediyorum.

Kitap ekseriyetle uykunun fizyolojisi, eğitimi üzerine kurgulanmış oldukça akıcı, bilgilendirici ve dahi yüreklendiriciydi.
Bir pedagogun ağzından teskin edici olarak sunulmuş okuyucuya. Biz beğendik bilgilerinize sunalım istedik…



25 Haziran 2018 Pazartesi

Işığın Yolu- Nilüfer Devecigil



Uzun zamandır çok ciddi kitaplar bitirsem de paylaşma fırsatı bulamamamın yegane sebebidir 3 aylık kızım.
Çünkü annelik bunu gerektirirdi.
Doğumdan itibaren birçok kitap okuyup anneliğe – ebeveynliğe dair bilgi edinmek istedim. Bu süre zarfında nice eğitim ekolüyle daha tanıştım. Bir eğitimci olarak insanın kafası bu denli karışıyorsa… diğer insanları düşünemiyorum!

İnsanoğlu karmaşık bir canlı ve dahi her biri biricik o nedenle tek bir methodolojisi yok elbette bu işin ancak ortak bazı noktaları var. Bunları baz alarak kendi ebeveynliğimizle harmanlamamız gerektiği sonucuna vardım.

Tüm okumalarımdan Işığın Yolu kitabını paylaşarak başlamak istedim. Zira beni en derinden etkileyendi bu kitap. Bir psikolog tarafından yazılması, roman akıcılığında olması, bir hikaye üzerinden bu denli pedagojik öğretilerin verilmesi çok başarılıydı.

Bebek bakımı, eğitimi, annelik serüveni kitapları bir yana, ilk aylarda kurulacak olan güvenli bağlanma kuramı bir yanaydı benim için. 
Güvenli bağlanma bir insanın hayatındaki en önemli virajlardan biri çünkü. İleri yaşlarda yaşanılan psikolojik sorunların en temelinde 0-12 aylık dönemde anneyle güvenli bağ kuralamaması yatıyor.
Bir anne olarak çocuğumun ne giydiği, nerelerde okuyacağı, hangi mesleği seçeceği, başarılı bir insan olup olmayacağıyla ilgilenmiyorum. Tek dileğim ruhsal ve zihinsel olarak sağlıklı bir birey olmasına yardımcı olmak. Gerisini o getirecektir zaten. Fakat genel olarak topluma baktığımda ebeveynler çocuklarının psikolojisini hep arka planda tutarak bazı hedefler koyuyorlar kendilerine, ne acı!

Sağlıklı bir bebekteki ilk adım ise annesiyle güvenle bağ kurabilmek..
Nedir güvenli bağlanma?
Bütün eğitim sistemleri çocukları bağımsız birer birey olarak yetiştirmeyi hedeflese de evvela insanoğlu bağımlı ilişki geliştirebilir. Ondan sonra güvenli ayrılma söz konusu olacaktır. Bizler batı özentiliğimizle daha bebekken bu bağımsızlığı vermeye çalışıyoruz çocuklarımıza; kucağına alma şımartma, sallayarak uyutma alışır, ağlatarak yalnız bırak ağlamamayı öğrensin ve daha trajik bir çok kalıp…
Tüm bunlar anne ile bebeğin arasında oluşması gereken güvenli bağı zedeleyici yaklaşımlar. Bu nedenle doğal ebeveynlik diye yeni bir akım başlamış durumda. Aslında bildiğimiz geleneksel, büyüklerimizin uyguladığı bir yöntem. İlk aylarda sürekli kucakta olan bir bebek, ayakta, sallanarak, ninnilerle uyutulan bir bebek, istediği zaman beslenen yani velhasıl içgüdüsel olarak yapılan ve yapılacak olan ebeveynlik aslında. Ama tüm bu Avrupai yaklaşımların karşısında durabilmek adına psikolojik alt yapıları izah edilerek pedagoglarca anlatılmış olan.

Doğal ebeveynlikte; Göz teması, yüz ifadesi, ses tonu, mimikler, beden duruşu gibi sözsüz mesajlar ve bebeğin ihtiyacının ne kadar hızlı karşılandığı en önemli iletişim unsurlarını oluşturuyor.
Bir örnek üzerinden anlatıyor Nilüfer Devecigil güvenli bağlanmayı;
Annelerinin odada olmadığını fark edince ağlayan ve anneleri geri gelince onun kucağında rahatlayarak oyuncaklarla oynamaya devam eden bebeklerdi güvenli bağlananlar.
Kaygılı bağlanan bebekler, annelerinin odadan gittiğini görünce ağlıyorlardı, anne geri geldiğinde ise bir daha kucaktan inmiyor ve sakinleşemiyorlardı.
Güvenli bağlanmanın haricinde, Karmaşık Bağlanma, Kaygılı Bağlanma, Kazanılmış Sağlıklı Bağlanma gibi bağlanma çeşitleri daha var. Bebeğinizle nasıl bir bağlanmaya sahip olacağınız aslında geçmişte annenizle nasıl bağlandığınızla doğru orantılı olarak gelişiyor. Evvela kendi bağlanma çeşidimizi bulmamıza yardımcı oluyor yazar. Kendi iç çalışmamızı da destekliyor böylece.
Bütün bu bağlanma şekilleri bebeğinizin beyin yapısının nasıl gelişeceğiyle alakalı. Mutlu, sevgi ve güven ortamında yetiştirilen çocukların beyin gelişimlerinin çok daha iyi olduğu ispatlandı.

Bebeklerin zihnini şu şekilde şematize ederek anlatıyor kitap;
İki katlı bir ev düşünürsek. İlk kat ilkel beyin, ikinci kat ise sofistike beyin. İlk kattaki sistem doğru kurulmadan ikinci kat sağlam oluşmuyor.
Üst beyin, mantık yürütme, planlama, konuşma, karar verme ve en önemlisi de dürtü kontrolü gibi önemli davranışların regülasyonlarını içeriyor. Alt kat yani ilkel beyin ise nefes almak, duymak, beslenmek, uyumak, ve hayatta kalmak gibi daha ilkel fonksiyonlara sahip. 
Yüz milyar sinir hücresi nöronla geliyoruz dünyaya. Bu nöronlar ateşlenip topraklanarak birbirleriyle bağlantılar kuruyor ve bir network oluşturuyor. Burada önemli olan nöron sayısı değil. Hangi nöronların hangileriyle ağ oluşturduğudur. Ebeveyn güven verirse, bebeği her sinyal verdiğinde onun ihtiyacını karşılarsa, bu dünya güvenilir, ilişkiler güvenilir şeklinde düşünce kalıplarını içeren ağlar oluşur bebeğin beyninde. Eğer tam tersi ağlar oluşturursa yetişkinlik yaşlarındaki ilişkilerinde güvensizlikler yaşar.
Sofistike üst beyin ile ilkel alt beynin dilleri birbirinde farklı. Biz genelde üst beynin diliyle ilkel beyinle konuşmaya çalışıyoruz. Ebeveynlik kitaplarının kahir ekseriyeti üs beynin diliyle yazılmış durumda. Bebeklerimizin ilkel beyinlerine hitap edemiyoruz böylece ilk kat sağlamlaşmadan üst katı da sağlıkla inşa edemiyor oluyoruz. O nedenle birçok yöntem bebeklerimizi ehlileştirmek şöyle dursun daha da agresifleştirerek pes ettirmeye yönlendiriyordu.

İlkel beyni terapi edebilmek için yapılması gereken sadece göz teması, dokunma ve sakinlik becerileri içermesi gerektiğini bilmekti.
Çocuklarımızı kendi iç çalışmamız kadar anlıyor ve de destekliyoruz diyor yazar. Yani çocuklarımızı terapi edebilmek için evvela kendimizi regüle edebilmeliyiz.

Ebeveyn- çocuk ilişkisi adil bir ilişki değildir. Sadece vermek üzerine kuruludur. Bu taşmalardan çocukları korumak adına kendi geçmişimizle çalışmamız gerekir. 
İnsan kendiyle nasıl çalışır? Sorusunun cevabı ise oldukça uzun ve derin. Kitap bu noktada bir miktar yol gösterici diyebiliriz.

Tüm bunların yanı sıra kitapta, insanın kendi zihnini anlamlandırmasıyla ilgili bir paylaşım dikkatimi çok çekti.
Benim için çok önemli olan bir konu bu;
Bilim insanları beynin dinlenme zamanında ne yaptığına baktılar. Yani kitap okumadığı, çalışmadığı, bir aktiviteyle meşgul olmadığı kısacası sadece dinlendiği an beyinde nasıl bir aktivite olduğunu görmek istediler. Ve taramalarda beynin dinlenme halinde aktif olduğunu gördüler. Ve bu zihin haline default mod dediler.
Default moddayken 4 farklı zihin aktivitesi keşfedildi.
İlki; tecrübe ettiğimiz her şeye yorum yapması, özellikle de yargılamayı seviyor bu hal; şöyle olmalı, böyle olmalı…

2.si geçmişteki hatıralarla geleceğe senaryolar yazıyor,

3.sü ise ego yapılandırması

Doğumdan sonra çalışmadığım ve zihnimi doldurmadığım süreçte yaşadığım tamamen default mod olmuş. Anneliğe dair şöyle olmalı, böyle olmalı en iyisi nasılsa öyle olmalı araştırmaları ve hatta bu uğurda çalışma hayatını, kariyeri, mesleği her şeyi bırakma düşünceleri sarmıştı zihnimi. İlmel-yakin olarak bildiğim eski düşüncelerimin yerini -malı -meli gereklilik kipleriyle dolu düşünceler almıştı. Oysaki Müslüman Kadının Kariyer Planlaması konulu seminerler veriyor ve kendi iş planımı bile annelik ihtimallerine göre düzenliyordum. Yani aslında zihnimde bu hususla ilgili çalışmalar mevcuttu. Fakat default moda geçince zihnin çalışması çok değişiyormuş.
Zihnin default moda geçtiğini her farkettiğinizde onu tecrübe moduna (bir işle meşgul olma hali) çekerseniz, zamanla beynin o bölümünün nöronları topraklanıyor, topraklanma arttıkça default mod daha az aktif oluyor.
Bu nedenle 3.ayımız biterken zihnimi bir çok uğraşla daha meşgul ediyor ve daha çok tecrübe moduna sokarak default moddan sıyrıldığımı gözlemliyorum.
İnsanın zihnini tanıyabilmesi muazzam bir deneyim.
Ve bu kitap zihnimi, kalbimi, ruhumu ve artık anneliğimi tanıma yolculuğumda bende iz bıraktı. 
Şiddetli tavsiyedir muhterem kâriler...






8 Mart 2018 Perşembe

Hamilelik ve Doğum Kitapları




Bu yazı bir kitap özeti formundan ziyade dertleşme, bilgilenme, bilgilendirme kapsar şimdiden uyaralım.
Zira 9 aylık bir sürecin de özeti formundadır.
Hamilelik, kadın bedeninde el- Hayy, el Mübdi, el- Muhyi gibi isimlerin tecelli ettiği andır. Bu anda er- Rahman, er-Rahim, el- Musavvir,el Vedud, er-Rauf, el- Kadir isimlerinin kadın bedeninde dosyaları açılır.

Nerden başlamalı ne yazmalıyım emin olamıyorum zira hem sözüm çok söyleyecek hem boğazıma takılıyor duygularım...sazı nereden tutmalı kestiremiyorum.
Bir sağlık bilimci olarak mahremiyetin nerede başlayıp nerede bittiği de kafamı kurcalamıyor değil...
Zira hem çok mahrem hem çok fizyolojik bir süreç gebelik. Derslerde anlattığım kadar doğal ve olağan, bir o kadar özel...
Olayların fizyolojisiyle burada bir sağlık yazısı yazma niyetinde değilim elbette. Ben daha ziyade sürecin psikolojik ve sosyolojik kısmını ele almak istiyorum. 

Bir giriş gelişme bağlamı oluşturacak olursak. İlk 3 aydan bahsederek başlayabilirim.
1.trimester denen bu dönem duygusal olarak heyecan, mutluluk vb duygularla geçirilen bunun yanında kimilerinin biyolojik olarak zorlandığı fakat benim için hayatımın aynı formunda aktığı bir dönemdi. Çok şükür ki mide bulantıları vb şikayetlerim olmadı. Oldukça çalışmam gereken bir döneme denk geldiği için Allah tarafından bu fakire bahşedilen bir lütuf gibiydi ilk 3 ayım.
Bu döneme dair hatırımda en çok kalacak şeylerden biri uykuydu. Vücut gebeliğe kendini hazırlama evresinde olduğu için yeni eklenen hormonlara adaptasyon mahiyetinde uyutuyor sizi. Hayatımın en derin en tatlı uykularını sanırım bu dönemde yaşadım. 1.trimester'a dair aklımda kalan en belirgin değişimim uyku üzerinden oldu. 
İlk aylarda düşük tehlikesi devam ettiği için nazenin kıvamında, hasta muamelesi yapılarak geçen prenses süreçlerini de oldukça hoyrat yönetmeyi tercih ettim. Zira cenin halk arasında inanılan şekilde bir pamuk ipliğiyle bağlı değildir rahime, oldukça güçlüdür tutunması, düşüklerin ekseriyeti genetik bozukluklar sebebiyle meydana gelir. Yaradılış yazılımı, hatalı kodları dünyaya getirmemek üzerine kuruludur. Zannedildiği gibi tutunamamaktan ötürü değildir. Nihayetinde o ceninin de bir yazılı kaderi var buna iman etmek ve teslim olmak gerek.
Bu nedenle; aman şu hareketleri yapmayayım, pilatesi, yüzmeyi bırakayım gibi triplere de girmedim. Ve sanırım spor tempomu düşürmediğim için 1.trimester da hiç kilo almadım.

Bunların yanı sıra 1.trimester ile birlikte yeni bir bilgi sahası açılıyor önünüze okumalar bağlamında; gebelik, doğum, annelik, eğitim vb... ama ne saha!

İnsan biyolojisini bildiğim için gebelikten ziyade doğum süreci merakımı celbediyordu. Çünkü doğum sadece biyolojik bir olay değildi bana göre...içerisinde çok daha başka ilimler kapsıyordu.

Gebelik mucizesini de atlamamak adına bir günce tutarak başladım sürece. Bebeğimin her gün ki gelişim sürecini, bunların yanında benim duygu ve düşüncelerimi yazmayı sürdürdüm. Bir koca defter bitirdim. Hamileliğim boyunca iyi ki yapmışım dediklerim arasında. Doğum sonrası bu defterden bir proje çıkaracağız inşallah.
Bu esnada doktor arayışlarım, doğuma dair okumalarım devam etti. Sağlık Bakanlığında çalıştığım süre zarfındaki gözlemlerim ve tecrübelerim doktor bulmak hususunda beni oldukça zorladı. Bazen bilmemek ne büyük nimetmiş diye iç geçirdim. 1.trimesteri bitirmek üzereyken doktor bulabildim!!!
Neden mi?
Öncelikle ultrasondan başlayalım ülkemizde ultrason hiç zararlı değildir şeklinde bir inanış var doktorlarımızda. Fakat dünyada yapılan araştırmalar tam anlamıyla böyle demiyor. Ultrasonun olumsuz etkileri olduğuna dair bilimsel kanıt bulunmamakla birlikte, Türkiye’de yapılan kontrollerin sayısı dünya standartlarının üzerinde.
Özellikle ilk 3 ayda bebeğin kalbinde ısı artışına neden olabileceğine dair çalışmalar var
En basiti İngiltere Kraliçesinin torunu toplamda 3 kere ultrasonda incelendi. 
Sizce neden?
Çünkü İngiltere'de toplamda 3 kere ultrason hakkınız var devlet tarafından karşılanan.
Amerika'da zırt pırt bizim ki gibi hadi bir bebeğimize bakalım uygulaması yok! Yine 9 ay boyunca toplamda sınırlı sayıda ultrason yapılabiliyor.
Bizde ise her ay!!! isteyen olursa 15 de 1 bile uygulanacak neredeyse.
Evvela bu hususta anlaşabileceğim bir doktor istiyordum. Çünkü Kadın Doğum uzmanlarının kahir ekseriyeti ultrason cihazından yayılan radyasyonun etkisini kabul etmiyorlardı.
Görüştüğüm bir kaç hekim harici bu talebimi bir çoğu anlamadı. 
Zırt pırt ultrasona girmediğim için bebeğimizin cinsiyetini bile 22. hafta civarlarında öğrendik.

Sonrasında yine dikkatimi çeken bir garip uygulama vardı ki memleketimizde; bebeğin doğar doğmaz göbek kordonunun kesilmesi. 
Neden bu kadar çabuk kesiyoruz o kordonu bilemiyorum. Fakat bebeğinize verilebileceğiniz en büyük nimetlerden biri olan kök hücreler bulunuyor o kordonun içerisindeki kanda. Bu nedenle 2 dakika beklenerek, hatta o hücreler bebeğe yavaş yavaş aktarılarak kordon kesilmeli şeklinde öğrenmiştim. Diğer bir talebimde bu olacaktı hekimimden.

Ve tabii en büyük talebim; fizyolojik bir doğumdu. Bir arzu bir istek demek bile ne acı!!!
Çünkü bugün normal bir doğum sanki çok ekstrem bir şey gibi anlaşılıp anlatılmaya başlandı. 
Çünkü ülkemiz dünya sezaryen ortalamalarında 1.sırada.
Çünkü hekimlerimizin çalışma koşulları da onları sezaryene sürükleyecek düzeyde.
Çünkü bir çok özel hastanede çalışan doktorların tutturmaları gereken bir neşter kotaları var!

Biraz tıp ve biyoloji bilgisi olan insanlar doğumun nasıl fizyolojik bir olay olduğunu ve doğal seyrinde gitmesi gerektiğini bilir. Fakat ülkemizdeki sağlık politikalarından tutun, doktorlarımızın almış oldukları eğitime kadar daha bir çok faktör sezaryen oranlarımızı yükseltiyor. Böyle olunca da bizim gibi biraz işin içerisinde olan insanlar için süreç oldukça zorlaşıyor.
Öncelikli isteğim bana, bebeğime ve zamana karşı saygılı bir hekim ile yoldaşlık etmekti. Bu cümleyi çok önemsiyorum, aynı zamanda Doğal Doğum kitabından altı çizili cümlelerim arasında olan bu SAYGI olayı bugünün hekimlerinde maalesef pek görülmüyor. Zira almış oldukları operatörlük eğitimi gebeye veya bebeğe sürekli müdahale edilmesi gerektiği, patolojik bir beklenti içerisinde olma hali üzerine...böyle olunca da anne ve bebek için doğal sürecinde akan bir doğum yerine müdahaleli sezaryenler oluşuyor. Ve sonrasında annelerin doğum sonrası oluşan keşkeli doğum söylemleri...
Sezaryen bir kurtarma operasyonudur öncelikle bir doğum şekli değil. Bunu iyice kabul etmemiz gerekiyor.
Bu olmasın diye 3 ay doktorsuzluğu göze alarak araştırma, geliştirme süreçlerimi devam ettirdim ve Keşkesiz Doğum Merkezleri'ni araştırmaya ve takip etmeye başladım.

Keşkesiz Doğum bir felsefe...ne yazık ki kadın doğumda gelinen noktaya karşın bir grup hekim bu gidişe dur demek adına normal doğumu bu başlık altında desteklemeye koyulmuşlar.
Bu merkezlerden birinde özel bir muayenehane de gebeliğimin takibine başladım. Doğal Doğum kitabıyla da orada tanıştım. Doktorum öncelikle okumam gereken kitap olduğunu söyledi.
Eşimde bende bir çırpıda okuduk. Oldukça güzel, bilgilendirici ve teşvik edici bir kitaptı.



Keşkesiz Doğumcular genelde karşılarındaki gebeyi normal doğuma hazırlayan, ikna eden, varsa korkularını anlamalarını sağlayan ekiplerden oluşuyor. Ekiplerden diyorum çünkü süreç; doktor,ebe, psikolog ve gebe ile birlikte yürütülüyor. Doğumun sadece biyolojik değil psikolojik süreçleriyle de ilgileniyorlar ki bu gerçekten çok önemli...
Çünkü benimde derinden hissettiğim, gözlemlediğim bir şey oldu ki toplumsal olarak çok kötü, korkunç bir doğum hipnozumuz var. Ve siz eğer çok fazla uyanık-ayık değilseniz muhakkak bir köşesinden bu zehri alıyorsunuz.
En basitinden örneklendirirsem 12 yaşındaki bir kız öğrencime sence doğum ne demektir? diye sordum.
-Bir kadının avaz avaz çığlıklarla, acı içinde kıvranırken hastaneye gitmesi sahnesidir dedi!!!
İnanılır gibi değil.
Yarın bir gün biz bu kız çocuğunun doğum yapmasını bekleyeceğiz öyle mi?
Görsel medya sayesinde bilinçaltına verilen bu mesaj yarın çok daha farklı korkularla birleşerek düşünmeden kadınları sezaryene sevk edecek- ediyor.
Sadece görsel medya ile bitse iş keşke...etrafınızda doğuma dair nesillere güzel olumlamalar anlatan kadın gördünüz mü?
Ben bu süreçte neredeyse hiç görmedim.
Kimsenin böyle bir bilinci yok...karşılarındaki gebeye doğumun nasıl da zorlu olduğunu, sancıların ne denli dayanılmaz olduğunu, anneliğin ne kadar hırpalayıcı olduğunu söylemekten başka sürece kimsenin pozitif bir katkısı olamıyor. 

Tüm bunlarla aslında hiç farkında olmadan doğuma karşı negatif hipnoz ile başlıyoruz. İşin en vahimi bunun hiç farkında olamadan bilinçaltımızda depolanması...Doğum anı ise bilinçaltının gün yüzüne çıktığı yer!
Benim bu tarz korkularım olmasa da toplumda kollektif bir bilincimizin olmayışını gözlerimle gördüm. İnsanlarla ve hatta en yakın sevdiklerimle dahi bu mevzuları bilinçaltımda korku uyandırmamak adına konuşmak istemedim. Etrafımda konuştuklarında da duymamayı başka şeylere kanalize olmayı denedim.
Ne acı!

Keşkesiz Doğumculara dönersek takip edilen felsefe işte tüm bu zehirlenmişliklere karşı başlatılan bir fizyolojik durum desteği.
Dikkatimi en çok çeken de bu farkındalıkla gebelerin bilinçaltı temizlikleriyle de ilgilenmeleriydi.
Psikolojik destek almak bir gebe için bence muazzam bir deneyim. Bunu illa doğuma dair düşünmeyin. Doğum sonrası, lohusalık, annelik tecrübesi vb alanlarla ilgili de çalışıyorsunuz. Nihayetinde ilk defa anne olacak bir kadın bir bilinmezle karşı karşıya ve bunu içgüdüleriyle yapabilse de mental ve ruhsal açıdan bazı duyguları yerli yerine koyabilirse sağlıklı bir ebeveyn olabiliyor. Bu kısma dikkat, bilinçaltımızda neler yattığını bilmiyoruz. Ve bu hamilelik- sonrası hormonların da etkisiyle gün yüzüne çıkıyor. Bu süreçte bir kadın doğum uzmanı kadar etkili olmalı psikolojik olarak alacağınız destek.

Geç de olsa doktorumu da ekibimi de bulmuştum. 1.trimester'ı biraz araştırma biraz okumalarla geçirsem de 2.trimesterdan itibaren aktif olarak Keşkesiz Doğum Merkezlerinden birinde kontrollere başlamıştım.

2.trimester yani 4-6 ayların olduğu dönem yine halk arasında 'hamileliğin balayı' diye adlandırılsa da benim için hiç de öyle değildi mesela. Demek ki bu söylemlere inanmamak gerek herkesin seyri başka oluyor.
Böbrek kumu döktüğüm, midemde adeta bir deliğin açıldığı ve her ay 5 kilo alarak ilerlediğim, şekerimin olmasından şüphelenilen bir dönemdi. Yani aslında en rahat olduğum dönemi teşkil etmiyordu. Ayrıca 2.trimester hormonal olarak değişikliklerin en belirgin yaşandığı dönem.
Kaygı düzeyim hiç bir zaman çok yükseklerde olmamasına karşın elimle tutarcasına kaygı sentezlediğimi hissediyordum.
Tüm memelilerde görülen yavru bakımı için bu kaygı olması gerekiyor ki evladınızı koruyabilesiniz. Hormonlar kaynaklıydı. Bunu biliyordum fakat bünyenizin alışık olmadığı bir kaygı oranını insan nasıl yerli yerince oturtabilirdi psikolojisinde?
Bu süreçte çalıştığım konulardan biri de buydu.
(Sezen Aksu'nun sözü ne hoş;
Anne olmak : ''Endişe kulübüne hoşgeldiniz!'')
Yani hem hormonlar hem duygular şaha kalkıyor bu aylarda.

Bu kadar psikolojiden bahsetmişken Doğal Doğum kitabında altını çizdiğim çok önemli bir kısım da doktor ve ebelerin de psikolojik temizlenme geçirmeleri gerektiğiydi (altını çizdiğim satırların başıma geleceğini o zaman bilemiyordum tabii).
Doktor ve ebelerin yaşadıkları uzun soluklu doğum hikayeleri sonrası zihinsel olarak formatlanarak diğer hikayelere başlamaları gerekliliğini anlatıyordu Dr.Hakan Çoker. 
Sürekli gebelerin ruhsal durumlarına dikkat çeken Keşkesiz Doğumcular ekibinde (benim denk geldiğim) aynı özen ve titizliği görememiştim oysa. Bazı taşlar yerine oturmuyordu. Her gelen gebeye aynı şeyler söyleniyordu. Halbuki her gebenin ne bilgisi ne tecrübesi ne de ruh hali birbirine benziyor bence. Mesela benim doğum korkularım olmamasına karşın bana korkan bir gebeye yapılan muameleler yapılıyordu. Hekimime sonuna kadar teslim olsam da psikogenetik çalışan biri olarak yaptığı söylevsel hataları görebiliyordum. 
Normal doğuma kitlenmiş olarak ilerlenilen bir sürece girmiştim.
Ebemin girdiği her doğum sonrası zihnen oluşan travmasını gözlemleyebiliyordum.
Ve bir yerde inceldiği yerden koptu ilişkimiz. 
Karşınızdaki ekibin sizi iyi analizleyerek yönlendirdiğinden emin olmak gerekiyormuş bu süreçte. Benim doktor ve ebemle yaşadığım en büyük sıkıntı bu oldu. 
Dozu hep biricik tutmak gerekli bu tarz ilişkilerde. Mümkün mü? İnanın emin değilim, sağlık sistemimiz buna ne kadar izin verebilir?
Her gebe farklı bir insanı temsil ediyor nihayetinde.
3. trimesterdaydım (oldukça atraksiyonlu son 3 ay dönemim).
33.haftamda öylece kalmıştım...
Zuhurata imanım tamdı. Aklımın hayalimin ucundan geçmeyecek şey başıma gelmişti. Bu kadar ileri bir haftada doktor değiştirmek benim yapımdaki biri için zordu.
Kısa bir üzüntünün akabinde hızlıca toparladım ve yeni bir doktor arayışına giriştim.
O esnada kendime bakınca...negatif normal doğum hipnozlarından kaçarken aslında bambaşka hipnozlara tutulduğumu farkettim. 
Bu sefer de normal doğumcular tarafından bir baskı kurulmuş gibiydi üzerimde.
Sezaryene karşı bir tutum geliştirmiştim resmen!
Oysa yola çıkarken böyle bir düşünceye sahip değildim. Olması gerekenlerin olması üzerine titizleniyordum sadece.
Mümkünse, normal doğum yapmak istiyordum evet.
Mümkünse, doğumda doktorumdan ziyade ben söz sahibi olacak taraf olmalı, doğumuma sahip çıkmalıydım, evet.
Ama hep mümkünseydi!


Dozajı gebeye özgü tutmadıkları için bendeki normal doğum isteği üzerine biraz fazla doz alımı sonuçları görülüyordu.
İşte tüm bu süreçlerde psikolojinizi yönetebileceğiniz bir yardımcı gerçekten çok önemli.
Doktor ve ebem ile yollarımı ayırsam da psikoloğumdan hiç ayrılmadım.

Akabinde tanıştığım Dr. Ayşe Duman ise muazzam bir dokunuş ile tüm zihnimi temizledi diyebilirim. Temizlik kirlenen yerde yapılır, evet zihnen çok kirlenmiştim.
Dr. Ayşe Hanım doğuma holistik yaklaşımı ile bambaşka bir perspektif kattı ufkuma.
2 kitabı var; Kolay Doğum ve Kadınlığın Keşfi adında...
Tüm gebeliğim boyunca bana en iyi gelen kitaplardı diyebilirim. Dinginliğe, sekinete eriştim sanki bu kitaplarla.
O kadar bilgi,tıp, biyoloji, keşkesizler felsefesi falan derken her şeyi silmeyi ve gevşemeyi farkettim. 
Kadın Doğum üzerine olan çarkları çok daha net gördüm. Kendime döndüm ve bunca araştırma geliştirmenin akabinde ilmel yakin bilişin ötesine geçebildim. Bunu bana sağlayan olduğu için Ayşe Duman'a minnetim bir başka.

Sonuç olarak doğuma dair geldiğim nokta; doğumu gerçekleştirecek olan kişi sizsiniz, kimse sizi doğurtmayacak bu nedenle ne kadar bilinçli-bilgili olursanız o denli farkındalıkla sürecinizi yönetebilirsiniz. Böylece karşınızdaki hekiminizden de yük almış, sorumluluk paylaşmış olursunuz.

Bu yüzden 33.haftadan sonra seçilecek doktorda çok daha farklı şeyler aramaya başladım.
Nihayetinde doğum normal şartlarda benim gerçekleştireceğim bir eylemdi. Sezaryen ise bir kurtarma operasyonudur ki o raddeye gelindikten sonra zaten her kadın doğum uzmanının oldukça basit şekilde yaptığı bir ameliyattı. 
O zaman?!
Doktorun varlık nedeni herhangi bir patololoji durumunda önem arz ediyordu.
Böyle bakmak ve teslim olmak gerek düşüncesine haiz oldum (becerebildim mi belli değil)
O yüzden daha kolay ulaşabileceğim, mümkünse bir hastane çatısı altında olan ve son dönemece kadar normal doğum isteğime saygılı bir doktor bulursam sıkıntı yoktu.
Buldum da...

Fakat şunu da göz ardı etmemeli ki en çok dava açılan hekimlerin başında kadın doğum uzmanları geliyor. Bu nedenle ekseriyeti risk almadan daha garanti yöntemleri tercih ediyorlar.
Doğum bir kara kutu... Nedeni nasılı bile henüz bilinebilmiş değil. Her kimsede de sürecin değişik işlediğini düşünürsek aslında doktorlarında yapabileceği çok bir şey yok gibi...
En güzeli seyre durmak...hani şimdilerin popüler deyişi gibi akışta kalmak...olup bitene sadece seyirci kalabilene ne mutlu!



Dr. Ayşe Duman'ın kitaplarına gelince... Kolay Doğum kitabı her gebenin muhakkak tıbbi ve bakış açısal olarak sahip olması gereken bilgileri içeren bir doğum kitabı. Fizyolojik olarak süreci anlattıktan sonra holistik yaklaşımlarla devam ediyor Ayşe Hanım. Yani hem biyoloji hem psikolojinizi ele alıyor aslında. EFT (Emotional Freedom Tecniques) teknikleri ile de yakından ilgilenmesi benim daha da dikkatimi çekti. Kitap içerisinde doğuma dair telkin cümlelerinden tutun, doğum esnasında okunacak ayetlere, hadisler ışığında yapılması gerekenlere kadar bir çok şey bulabiliyorsunuz.

Bu arada Ayşe Hanım'ın insana huzur veren enerjisinden bahsetmeden geçmek istemiyorum. Gebesiyle evvela konuşmak istemesi, muhatap kabul etmesi, ona done verecek sorular sorması, önemsediğini hissettirmesi ve sonrasında muayene etmesi insanı oldukça özel hissettiriyor. Bunu yakalamamız lazım sağlık sistemi olarak; doktorların karşılarındaki hastaları, gebeleri muhatap kabul etmeleri, önemsemeleri...
Bu süreçte şunu da çok net gördüm ki tıpta çok az bilimdalı var psikoloji ile doğrudan bağlantılı olan bunlardan en belirgini belki de Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı. Buna dikkat eden hekim sayısının azlığı ise oldukça manidar!

Dr. Ayşe Duman'ın kitaplarına geri dönersek...yazarın iki kitabınında gebeliğin 36. haftalarında okunmasının çok etkili olacağına inanıyorum. Son dönemeçlerde okunmalı ki gevşemenize yardımcı olsun.

Diyebilirsiniz ki bütün bu kitaplar ve hekimler normal doğumu desteklerken farkları nedir?
Dr.Ayşe Duman bana ilk bu soruyu sormuştu. Keşkesiz Doğum Merkezleriyle benim doğuma bakış açım paraleldir neden beni tercih ettiniz? 
Cevabını aslında kendisi kitabında yazmıştı;
Alacağınız desteklerin sizi orjinal tasarıma götürmesine, özünüze dönüş için fırsat olmasına özen gösterin. 

Benim cevabım ise şöyle oldu; çok ince bir fark aslında Keşkesizler ile holistik yaklaşım arasında. Amaç aynı olsa da kullanılan yöntemler açısından Keşkesiz Doğum felsefesi biraz daha yüzeyde kalıyor. İçsel yolculuğunuza hizmet etmiyor. Doğuma holistik yaklaşım ise çok daha bireysel. Derinlik ve farkındalıkla yaklaşıyor size.

Kolay Doğum kitabı gebelikten başlayıp, doğum ile devam etse de lohusalık ve anneliğe de dokunuşlar yapıyor.  Bir evladın anne babası üzerindeki en önemli haklarından bir tanesi isim hakkıdır. O yüzden islami açıdan anne-baba güzel manada bir isim koymak mecburiyetindedir. Ayşe Hanım buna değinirken Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çok güzel bir cümlesini nakletmiş unutmak istemediğim bir cümle olarak dursun burada;
; ''Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur.'' alın size sözlerimizin, isimlerimizin, lakaplarımızın enerjisi, EFT tekniklerinin sanat ile buluşması :). 


Kadınlığın Keşfi kitabına gelirsek. Bu kitap doğumdan ziyade adından da anlaşılacağı üzere daha çok üzeri örtülen, maskülenleştirilen kadınlıklarımızın keşfiyle alakalı. Ben çok istifade ettim kitaptan. Müslüman Kadının Kariyer Planlaması konulu seminerlerimin tamamlayıcısı niteliğindeydi. Kariyer, evlilik, annelik bunları bir potada eritmekte zorlanan, düşünen, okuyan kadınların dertleriyle alakalı bir şeyler yapmak gerek diyen dertli kadınlardan biri Ayşe Hanım. Tüm bunların etkisini de jinekolojik olarak bilimsel anlamda gözlemlemiş.

''Zihinsel algılarınız fıtri programa ne kadar uzaksa, bedeniniz o kadar etkilenir.''
Aslında hastalıklarımızın birçoğunun zihinsel olduğuna dikkat çekiyor.
Sorunlara dikkat çekerken çözümlerini de sunuyor kitabında. 
Özellikle insanın kendini keşfine dair çıktığı yolculukta telkinlerin, EFT tekniklerinin faydasından bahsediyor.
Bilinçaltımızdaki kötü yazılımları silerek işe başlanabileceğini öne sürüyor. Bu yazılımlar bizde nasıl oluyor derseniz?
''0-10 yaş aralığında oluşan yazılımlar kişinin inançları haline gelir.'' diyor.
İnançlarımızda yazılımımızı oluşturuyor.

EFT Tekniklerini bir cümle ile açıklamak mümkün olmasa da özetle; sıkışmış enerjilerden arınarak, doğru telkinlerle insanın doğru enerjileri doğru yerlere yüklemesi gibi düşünebiliriz. Bu yüzden yazar;
''Sıkışmış enerjilerin ifadesi bazılarımızda migren, kalp çarğıntısı, yeme bozulukları, madde bağımlılıkları, kimilerinde kaygı bozukluğu, gelecek endişesi, titizlik, mükemmeliyetçilik bazen de şiddet, şiddetli geçimsizlik, cinsel fonksiyon bozuklukları olarak karşımıza çıkar.''diyor.

Enerji= duygu+düşünce+davranış toplamından ibarettir. O zaman bu enerji işiyle biraz fazla ilgilenmemiz gerekmiyor mu sizce de?

Parmak uçlarınla vücudunun akupunktur noktalarına dokunulması( masaj veya vuruşlarla)  yoluyla EFT uygulanır.
Bu telkinler ve enerjiler arasında dua tabii ki başrol oynuyor.
Duke Üniversitesi'nin anjiyo operasyonu geçiren 750 hasta üzerinde yaptığı araştırmada duanın iyileştirici gücü bilimsel olarak kanıtlanmıştır (Results of First Multicenter Trial of Intercessory Prayer, Healing Touch in Heart Patients, July24, 2005).

Dua okuyan kalp hastalarının, ameliyat sonrası birkaç yıl içinde ölüm oranlarının yüzde 30 daha az olduğu tespit edilmiştir.
Her sabah 10 şükür cümlesi kurarak güne başlamak ve uyumadan önce 10 şükür cümlesi kurarak uykuya geçmek iyileşmek için yapılması gerekenler arasında yerini aldı bende.

Her bir düşünceyi formatlamak pratik bir işlem değil elbette. İşin sevindirici tarafı , çekirdek düşünce kavramı! Sabah gözünüzü açtığınız andan itibaren ilk düşündüğünüz 5 düşünceye 'çekirdek düşünce' denir. Bu düşünceler 68 saniyede kendilerine benzer 15-20 düşünceyi kendilerine çekerek bir düşünce bulutu oluştururlar. Bu düşünce bulutu da kimyasal reaksiyonları ve bedenin davranışlarını oluşturur.

Bu bilgilerle öncelikle günümüzü planlama pratiği ile işe başlayabiliriz.
Sabah kalktığınızda tüm bunlara derinden şükredin:
-Gözünüzü açtığınız an aldığınız nefese

-Bedeninizdeki kirli havayı nefesinizle kolaylıkla verebildiğinize
-Çatının altında uyandığınız güne, yeni fırsatlar için uyandırıldığınız güne
-Mesanenizi boşaltabildiğinize
-Karnınızı doyurabildiğinize
-Yürüyebildiğinize
-Kadın olduğunuza
-Adet görüyorsanız, hamileyseniz, anneyseniz, menopozdaysanız....
Yani aslında hergün çok normal karşıladığımız, farketmediğimiz her şeyin farkındalığına bir daha erişmek.. şükür cümlelerini sadece dilimizle söylemek yerine resmi zihnimizde de görmek, mutluluğu kalpte hissetmek duygu ve düşüncelerimizi pozitif etkileyecektir.



Sonrasındaki kitabımız Dr. Kağan Kocatepe'nin 9 ay 10 gün Hafta Hafta Hamilelik ile devam edersek...

Hafta hafta tüm hamileliğinizi takip edebileceğiniz bir kitap.
Bir başucu kitabı da diyebiliriz bu kitaba, hamileliğe hazırlık, hafta hafta hamilelik takibi, doğuma dair her şey, lohusalık dönemi, yenidoğan ve bakımına dair bir çok konu mevcut. 
Biraz fazla ayrıntı var kitapta, her şey olağanca açıklığında ve tıbbi bir özet şeklinde sunulmuş okuyucuya. Bilgi ile tatmin olan bir yapınız varsa çok şey öğreneceğiniz bir kitapken bu kadar şeyi bilmek neyime yarayacak diye de düşündürebilecek ayrıntıda (biyolojik açıdan).
Anne adayının psikolojisi düşünülerek veyahut herhangi bir yönlendirme düşünülerek yazılmamış çok daha mesleki.
Dili ne hafif ne de ağır. 
Yine de herkesin özellikle sağlıkçı olmayan kimselerin çok rahat okuyup anlayabileceği bir kitap değil bence...
Ayrıca riskler, hastalıklar ve yöntemlere dair de çok fazla ayrıntı var.
Her şeyi özellikle riskleri, hastalıkları bu denli okumanın bence sürecinize hiç bir faydası yok. Bilakis herhangi bir şüpheli durumunuzda obsesyona bağlayabilir insanı bu kadar bilgi.
Çok mu beğendim?
Hayır.
Kadın doğum uzmanlarının ne denli ekolleştiklerini de artık bildiğim için Dr.Kağan Kocatepe'nin benimsediği bir çok yöntemi ,benim yatkın olduğum ekolden uzak buldum.




Gelelim son kitabımız bir gebe klasiği olan Ayşe Önerin meşhur Hamilelik, Doğum ve Bebek Bakım Kitabı' na...tabiiki her anne adayının evinde olması gerektiğine inandığım bir kitap çünkü her şeyden önce ebe, hemşire, doğum koçu, yılların tecrübesi Ayşe Öner'in bilgisine çok güveniyorum.
Literatürü hala yakından takip ediyor oluşu, dünyadaki gelişmelerden haberdar olması ve kendini sürekli güncellemesi sebebiyle onun bilgisi insanı teskin ediyor ve yatıştırıyor.
Dr. Kağan Kocatepe' nin kitabındansa aynı içerikleri çok daha keyifle okuduğum bir başucu kitabıydı Ayşe Öner'in kitabı benim için.
Bir kere kitap dizaynı bile çok daha çekici ve okuması kolay. 
Çok basit, herkesin anlayabileceği bir dil kullanılmış, bir çok bilgi oldukça yüzeysel verilmiş . Yeteri kadar da denebilir sanırım.
Pratik bilgilere dair en çok istifade ettiğim kitabım Hamilelik, Doğum ve Bebek Bakım Kitabı oldu. 
(Ayrıca bu  kitapta da ama az ama çok bebek bakımına değiliyor. Bebek bakım kısımlarına dair çok daha farklı kitaplar var okuduğum ve paylaşacağım o nedenle bu kitaplar aslında benim için daha çok hamilelik ve doğum süreçlerini kapsayan kitaplardı).

Bu tarz kitaplar çok fazla bilgi içerdiği ve benimde altını çizdiğim, önemli olduğunu düşündüğüm çokça satırlarım olduğu için hepsini yazabilmem maalesef mümkün değil.
Biyolojik ve tıbbi bilgiler yerine ruhuma dokunan yerleri aktarmaya çalıştım. 
Bir bilgi havuzunda yüzüyor gibi hissettiğim çok zaman oldu.
Bu yüzden dönülesi kitaplarıma evvela ayraçlar koydum. Sonrasında benim için çok kullanılası olan, doğum esnasında yapmam gerekenler vb başlıklarda bir küçük defter tutmaya ve not etmeye başladım. Böylece bu bilgi hangi kitaptaydı nasıldı gibi şeyler yerine hep defterime doğru uzanır oldum.
(Zira hamilelik, doğum, lohusalık, bebek bakımı gibi konular başlı başına deniz derya iken ipin ucu nerden nasıl tutulabilir ki?)
Tek bildiğim şu süreç zarfında bu konulara dair devirdiğim kitaplar, eğitimler, seminerler vs...beni bu konularda eğitim verebilecek düzeye getirdi. Konulara dair temel tıbbi bilgileri biliyor olmak, üzerine baya bir şey koymamı sağladı sanırım. Bu yüzden rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki tüm bu sürecinizi doğru kaynaklar, doğru kimselerle muhatap olarak tamamlayın. Hele ki doğru bilgiyi süzebilecek alt yapınız yoksa her kaynağa ve söyleme mümkünse inanmayın.
Çünkü bu mevzularda hemen hemen herkesin bir fikri var. Etrafımda hiç olmadığı kadar bilir kişi gördüm bu süreçte. Her kadın kendi deneyimlerini en doğrusu en yaşanılası olarak sunuyor size bunu yaparken iyi niyetli olsa da sizin bilinçaltınızda aslında nelere sebebiyet verdiğini bilmeden yapıyor.
O nedenle öncelikle şunu çok iyi telkin etmeliyiz kendimize; her kadının hamileliği, doğumu, lohusalığı ve dahi anneliği şahsına münhasırdır. Her birimizin nasıl ki sureti farklıysa, biricikse, dünyada bir tane daha yoksa ozaman hepimiz bir o kadar farklı deneyimlere açığız demektir. Bize anlatılanlar gibi olacak diye bir şey yoktur. Hatta mümkünse anlatılanlar gibi olmasın da!

1. trimester, 2. trimester derken son 3 aylar dönemi 3.trimesterım çok okumalı(bu dönemdekiler daha çok doğum sonrasıyla alakalı), biraz gel-gitli geçse de sonunda teslim olup bırakma noktasına gelebildim. 
Gevşeme ve nefes egzersizleriyle daha da rahatladım diyebilirim.
Doğuma hazırlıkları, bitmeyen alışverişleri, koşturmaları son evreye bırakmıştım. O yüzden biraz yorucu oldu ama büyükler bebek hazırlıklarının son evrede yapılmasının daha doğru olduğunu söylüyorlar.
O kadar ki doğum çantam bile 38.haftada kapıya kondu :) !
Hazırlıklar falan filan derken en kısa hissettiğim dönemim 3.trimesterım olacaktı ki 41+4 de bu yazıyı yazmamış olsaydım :)
Evet 42. haftamdayım. Bir çok kişinin görmediği bir hafta bu, doğumun ekseriyet 39-40. haftalarda olduğunu düşünürsek!
İri bir bebek beklediğim için gelişinin 38. hafta civarı olmasına hazırlanmışken üzerine tam 1 ay koyduk.
Sabır kelimesi...Allahın sabredenlerle beraber olması gibi bir çok telkin cümleleri kurmaktayım.

Genel olarak 36. haftadan sonrası fizyolojik olarak zormuş diyebilirim kendi adıma. Ağırlaşma, hareket kısıtlılıklarımın hepsini 36. haftadan sonra yaşadım. Buna can kurban denilebilir çünkü bir çok kişi gebeliğinin çok daha öncelerinde yaşıyor bunları.
36. haftadan itibaren yavaş yavaş ödemlerim başladı yine çok ağır olmamakla beraber.
Yani ben hamileliği aslında 36 dan sonra hissetmeye başlamıştım hamd olsun.
40. haftadan sonra ise şişen el ve ayaklarımdan ziyade psikolojik zorluk başlıyormuş.
Gelmeyen ağır vasıta bir kızım olunca... ağırlaşan bedenin yanı sıra çelik gibi sinirlere sahip olmak gerekiyormuş.
Her gün arayıp doğum haberi almak isteyen sevdicekleriniz, bundan etkilenmemek için uğraşan duygularınız, zihinlerdeki neden sorusuna cevaplar vs vs...
Velhasıl her hamileliğin yaşadığı zorluklar da kolaylıklar da kendine özgü ve biricikmiş. Bizim sıkıntımız da şu son 2 haftacık olup 2 ay hissedilen bekleyiş ve sabır oluversin. Çok şükür...

(Hac:5)

Ey İnsanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan,sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurta), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz, sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.

Uzun oldu, vakit aldı...okuyan herkese Eyvallah.


3 Kasım 2017 Cuma

Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupery






Ya bazı kitapları erken yaşta okumaya başladım ya da hayal dünyası çok geniş bir çocuk olamadım.
Babam elime pek bir aşk ile tutuşturmuştu Küçük Prensi, fakat okudukça algılamakta sıkıntı çekiyor bir türlü küçük prensin dünyasına giremiyordum.
Yaptığım işi yarım bırakmayı sevmediğimden kitabı sonuna kadar bitirmiş fakat babamın anlattığı kadar sevemediğimi farketmiştim.
Üstünden yıllar geçti.
Küçük Prens müthiş bir patlamayla büyük küçük herkes için popüler olur oldu.
Bir kırtasiye koleksiyoneri olarak tabii ki ajandaları, kalem kutuları gözüme çok güzel gözükürken kitaba da elim tekrardan gitti ve yeniden analizlemek için okuma kararı aldım...

Altı çizili klişe Küçük Prens cümlelerini tekrar tekrar yazmak istemiyorum açıkçası.
Bu sefer ki kitap özetinde kitabın içeriğinden, altı çizili satırlarımdan çok şekilcilik açısından inceleme yapacağım.

Elimde ki Can yayınlarının Cemal Süreya ve Tomris Uyar çevirisi... Yani en eski çeviri zannedersem; çevirinin oldukça ağır olduğu kanaatindeyim öncelikle.
Çocukluğuma hak verir bir edada kitabı sonlandırırken evladıma bu kitabı ne zaman okutmalıyım?ı düşündüm. Çeviri dilinin ağırlığı nedeniyle hangi yaş gurubunun böylesi bir türkçesi olduğunu düşündüm, bulamadım. Bana Küçük Prens'i çocukluğumda sevimli kılmayan en önemli detay buydu.
10 yaş civarındaydım...
Yani ilkokul öğrencisi.
Bugün Küçük Prens'i ortaokul öğrencilerime okutsam kitabın içerisinden; bu kelime ne demekne demek istedi anlamadım diyecekleri çok cümle sayabilirim.
Bugünün ortaokul öğrencileri bile kaç sözcükle konuşuyor ki?
Şu mevzu da netim; Küçük Prens ilkokul kademesinde okutulması gereken bir kitaptır.
O zaman?
İlkokulda okuyan bir çocuk olarak tam anlamıyla kavrayamamamı normal bulmalıyım?
 Kitap içerik olarak zaten oldukça mecaz ve ima içerirken okuyan çocuk türkçesini mi yoksa dilin arkasındaki mesajımı kavramalı? ben yetişkin olarak şaştım.

Birçok  yetişkini bile durup durup düşündürecek kadar derin ve güzel bir kitabın bizim çeviri noksaniyetlerimizle çocuklara bu denli sunulmaması gerektiğini düşünüyorum.
Çok daha basit bir dille Küçük Prensin o güzel dünyasına sokabiliriz çocuklarımızı.
Bu nedenle sanırım kızıma ilkokulda okutmak üzere başka bir yayınevinin çevirisini araştırmak durumundayım.

29 Ekim 2016 Cumartesi

Metro'da Cuma Namazı- Melek Arslanbenzer






İster sevelim ister sevmeyelim ama kabul etmemiz gereken bir Neo-Epik Şiir türümüz oluştu. Bazı şairler böyle bir türü bile kabul etmiyor ama...onları sanatsal tartışmalarıyla bırakmalı diye düşünüyorum. Zira o sahada top koşturabilecek okuyucu sayısı azdır, ben realizme inanmayı tercih ediyorum. Modern şiirin modern anlayışı sonucu elbette bir takım akımlar meydana gelecektir.
Metroda Cuma Namazı, bir şiir kitabı anlaşılan üzere. Melek Arslanbenzer Hakan Arslanbenzerin eşi. Yani Neo-epik şiir diye bir şey varsa Hakan Arslanbenzer onun kurucularındandır. Eşi Melek Hanım da pek tabii etkilenenlerinden. Bu nedenle çok rahat okunumlu bir kitaptır Metroda Cuma Namazı...Dümdüz, akıcı, tekrarlanası hallerden münezzeh. Deneme, makale tadında şiir algısı hasılı.

Bazı dizelerine fena vuruldum Melek Hanımın, şiirlerinin tamamından değilde parça parça bölümlerinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Mesela:


AÇIK şiirinden;
...
Yaz bana Allah'ım
Uzun bir yol, bir kağıt yaz
Bir yazı alnıma, yüreğime
AÇIK!

KARŞIMA ÇIKMA şiirinden;

...
Ben bir mp3 dinliyorum şimdi büyük bir sokakta
Yalnızca yürüyorum yalnız başıma
Sizden uzakta
''Ela gözlüm ben bu elden gidersem...'

MELEĞİ TANI şiirinden;
...
Bu vakitlerde dünyadan değilmişim gibi
Bu vakitlerde beni iyilik ve yas tutar
Bu vakitlerde kadınlar genellikle evde ve uyanık olurlar
Bu vakitlerde evde ve uyanık olurum genellikle
Bu vakitlerde sokağa atılan ilk adım gibi serin ve acelesiz
Ben en çok serin ve acelesiz sevmeyi severim
Yas tutar gibi iyilik yapar gibi
Acelesi yoktur yas tutanın ve iyilik yapanın
Severim seni acelem yok serinim seninim acelem yok

Ben nacizane Melek Hanımın dimağını sevdim bu dizelerle. Buraya kadar normaldi. Bir şiire denk gelene kadar. Evet bir kitap için bir şiir benim için Metroda Cuma Namazı; amma ne şiir...
Haşmet Babaoğlu'nun da dediği gibi son tahlilde ben böyle güzel bir aşk şiiri okumadım.... İçerimden kıskıvrak yakalandığımı hissettiğim dizelerdir ki o;

DAĞLARA ÇIKMAK

Varsa bir hakikat sen ve ben arasında
Ben ordan geçiyorum
Hakikatle yani yalnızca senin ve benim aramda
Her şekilde oturabiliyorsam karşında böyle hiç durmadan
İşte böyle

Dalgınlığı, dargınlığı hırka gibi üstümde taşıyorsam
Sen ve benim aramda olduğundandır
Ben bunca yıl bir başıma
Taşıdıysam kendimi oralardan buralara
Senin ve benim aramızda bir aşk olduğundandır

Bir aşk çocukluğumdan kalma
Elimden ot yiyen kuzulardan
Dağlara çıktığım, dağlardan indiğim günlerden kalma
Bin altı yüz kilometre mesafeden
Sarı incecik telli saçlarımla
Oralardan buralara taşıdığım bir aşk...

Şimdi oğlumun olan ellerimden
Ve senin olan her yerimden kalma
Bir aşk
Böyle bir aşk o incecik saçlarla taşındıysa benim tarafımdan
Şahidim ki Allah vardır

Bir kalbi başka bir kalbe bağlayan
Olmazı olduran, bir yangını durduran
Kalbi bütün kötülüklerden arındıran
Seni bana beni sana örtü kılan
Yaralayan, yaraları onduran bir aşkı olduran
Bütün dünyayı bir an için durduran
Allah vardır senle benim aramda

Sen ve benim aramda
Olanlar saymakla bitmez
Ekonomik kriz var senle benim aramda
Kıbrıs harekatı, seksen ihtilali, marmara depremi
İkiz kuleler, kurtlar vadisi, beşik kertmesi
Hepsi bir aşk uğruna oldu biliyorum

Yalnızca bir aşk
Seni bana baktıran, yüzümü seninle dolduran
Kaşımı kaş yapan
Gözümü göz
Alnımı açık
Gerisi Allah kerim!

Şiddetle tavsiyemdir ki (İyi şiir okuyan birinden de dinlemek isterseniz: https://www.youtube.com/watchv=JWEYRBBEAGQ )





24 Temmuz 2016 Pazar

Ayşe Şasa - Şebek Romanı






Bir kalbe dokunmak ne kadar kolay...
ve bir kalbe dokunmak ne kadar zor Allah'ım...


Saat gece yarısını geçeli epey bi olmuş...
Elimde Ayşe Ablamın Şebek romanı ile dalmışım...
Onun aşkına, şükrüne, acısına...
Kalbime dokunan endemik türlerden rahmetli Ayşe Şasa.




1994'te bir not düşer el yazısıyla: ''Bir roman yazmalı, adını 'Şebek Romanı' koymalıyım. Bu romanın fonunda: Gezegensel Şebek İmparatorluğu' nun tüm ruhu duyurulmalı (kancık tertipleri,ölümcül tehditleri, şeytani siyasası)
Gezegensel zorbalığın tüm karakteri verilirken, bireysel planda dehşet, sıkıntı, bunalım ve kabus yüklü gençliğim anlatılmalı.
Yazdıklarımda karanlık geçmişimin bir afet olarak değil, bir lütuf olarak ele alınacağını şimdiden biliyorum...
Değil mi ki şu an ki bahtiyarlığımı hazırlayan hep o karanlık geçmiş....''

Ve aynen dediklerini yapar, bir roman yazar; orangutanlar, maymunlar, şebekler.... Hani teşbihte hata olmaz ya Ayşe Abla teşbihinde esasen hatasız :)
Trajikomik ülkenin, güruh hayatların, manasız yaşamların teşbih mecmuası gibi sahifeler ilerliyor. 
Dediği gibi aynı, müthiş bir farkındalıkla siyasi yapıdan tutun da tasavvufa kadar incecik incecik dokunuyor her yere....
Bir kez daha hayran oluyorum zekasına. Az söz, çok mânâ...

Şimdi bakınız bir paragraf ile örnekleyeyim demek istediğimi, altı çizili satırlarımdan:
'' 'Tanrı süblim bir yanılsamadır' diyen insan denen şebeği kendisiyle, hazlarıyla oyuna tutuşmuş kancık bir oyunbaz olarak tasvir eden, Neo Darwinci Aydınlanma'nın destansı büyüğü, kokainman büyüğümüz Freud.... :)

Psikolojinin temelini oluşturan Frued ile tanışmış mıydınız?


İncecik bir kitap elimdeki muhterem kârilerim. Fakat özet halinde anlayana, sivrisinek saz mahiyetinde...

Ayşe Ablanın tahayyülündeki kişileri, kurumları ve olayları tahmin etme çabası bir polisiye roman okuyorum zannettirmedi de değil hani... Şizoid karakteriyle kimi, Amadeus derken kimi kastediyor? Orangutanlar hangi kesim :)) Şebekler hangileri? Maymunlar kimler...gibi.  Tahminler ve yerleştirmelerle keyifle ve yaad ederek okudum Şebek Romanını...

Sene-yi devriyesinde bir kere daha gönlüme koyayım istedim Ayşe Şasa'yı velhasıl... Zira bizler dilimizle kalbimizi çoğu kez karıştırıyoruz. Karıştırdığımızı dahi unutuyoruz. 
Dilden çıkan ve istenen rahmetin samimiyetini bu denli sorgulamak gerek.
Samimiyetle rahmet ve münacaat talebi içinde kalpte o muhabbeti tekrar bulmak gerek...

Maymundan geldik şebeği arıyoruz... ;)

İnsanın Adem'den geldiğine inanan Z.Ö (zeka özürlüleri) lerden selam olsun sana...


Buldum seni Ayşe Abla... 

16 Haziran 2016 Perşembe

Çocuk Deyip Geçmeyin- Adem Güneş





Hani elinizin altında, gözünüzün önünde dolanan kitaplar vardır ya, 1 yılı aşkındır gözümün önünde dolanıyordu Çocuk Deyip Geçme.
Yazara dair muhtelif düşünceler barındırdığımdandır belki bilemiyorum bir türlü elim gitmedi kitaba. En son çaresizlik misali veyahut nasibin yeni gelmesi sebebiyle elime alıp birkaç sahife çevirdim kitaptan. Sonrası çorap söküğü zaten…

Çok keyifle bir çırpıda okunacak kitaplardan Çocuk Deyip Geçme…
Yaz aylarını pedagojik kitaplara ayıran biri için ayrı bir keyifli geldi bana. Zira diğer pedagoji kitaplarına göre çok daha hafif, leziz ve hazmı kolay açıkçası. Yazar günlük hayattan kesitler, danışmanlık hatıraları ile konuları ele almış bu nedenle hiç sıkılmıyorsunuz.
Kitap zaten gazete köşe yazılarından bir derlemeymiş. O yüzden bir bütünlük halinde değil de konu konu, parça parça ilerliyorsunuz.
Ayrıca şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum yazı puntosu ve yazı karakteri çok iyi kitabın. Bilmem yazarın burada özel bir istirhamımı vardır fakat okuması ben fakir için çok kolaylaştı bu sebepten.

Yazarın kitapta sürekli vurguladığı bir husus var; anne ile güvenli bağ kurabilmiş çocuklar… Bir çok pedagojik sıkıntının burası kaynaklı olduğuna dikkat çekiyor. Benimde aklıma en son incelediğim bir makaleyi getiriyor. Hayretler içerisinde bilim dünyasında konuştuğumuz bir gelişmeydi çünkü bu gelişme.

Gen ifadesindeki değişiklikler nesilden nesile aktarılır bilinen üzere. Psikopatolojik yatkınlığı olan insanların nükleotitlerinin daha çok metillendiği keşfedilmişti. Daha enteresanı ise şu oldu. Bebekken çocuğunu daha çok öpüp, koklayan annelerin çocuklarında metillenme daha az. Yani çocuklar daha sağlıklı. Öpüp koklanmayan çocukların ise nükleotitlerinde çok daha fazla metillenme olduğu ortaya çıktı. Yani psikopatolojik sapmaları daha yüksek… Mağlum psikogenetikçi olduğum için konu benim nezdimde dönüp dolanıp hep oraya bağlanıyor. Fakat farklı bağlamlar değil bunlar Pedagog Adem Güneş beyefendi de aynı şeyi söylüyor. Annesine güvenle bağlanan sağlıklı çocuklar…

Bazen anneme sevgiyle şımartma, hususunda muhalefet ettiğimde sevgiden zarar gelmez deyişleri geliyor aklıma… tabiki pedagojik öğretilerden geçirdikten sonrasında katılıyorum buna ;)
Makaleyi bitirdikten sonra bu geliyor hemen aklıma…Sevilen çocuk, sevildiğini hissedemeyen çocuk…

Kitapta bir çok altı çizili satırlarım var fakat en bayıldığım ve bana babamın öğretilerini hatırlatan şu satırlar oldu;
Çocuk eğitimi çocuğa zoraki davranış öğretmek değil, ona ‘’irade’’ kazandırabilmektir. Bir başka deyişle çocuğa ‘’iç disiplin’’ kazandırmaktır.
Bugün anne babaların şikayet ettikleri birçok sorunun kökeninde iç disiplin elde edememiş çocukların hallerini görüyoruz.
‘’Bu çocuk neden yarım saat oturup da dersini yapamıyor?’’
Çünkü bir iç disiplini yok ki yarım saat kendisine gücü yetsin de ders yapabilsin.
‘’Bu çocuk neden kemik görmüş ‘’fino’’ gibi kızların peşinden koşup onları rahatsız ediyor?’’
Çünkü kendisine gücü yetmiyor, hazlarını kontrol edemiyor, içinde uyanan her duygunun esiri oluyor da ondan.
‘’Peki, bu çocuk neden namaz kılamıyor?’’
Kılamaz, çünkü ruhunun gücü bedenine yetmiyor da ondan.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
‘’Neden bu çocuk vaktinde uyanamıyor?’’
‘’Neden bu çocuk odasını toparlayamıyor?’’
Çünkü iradesi zayıf da ondan…
Nedir irade?
Pedagojide irade, çocuğun zorluklara karşı direnebilme gücünü elde etmesidir. Kişinin kendisine gücü yetmesidir.

Çocuk kendisine ‘’yapabilme fırsatı verildiği kadar’’ güçlü bir iradeye sahip olur. Bugün ise çocuğunu ‘’çook seven’’ anne babalar çocuklarına ‘’yapabilme fırsatı verme’’ şöyle dursun onlardan bu fırsatı her seferinde kendileri alıyorlar.
Merdivenlerden annesinin elini tutmadan inmek isteyen bir ufaklık düşünün…
Ramazan ayındayız…oruç tutmak isteyen bir ilkokullu…
Yanıtları duyuyor gibiyim J
‘’Daha çok küçüksün’’ !

Bir sonraki sevdiğim başlık ise ÖĞRENMENİN 3 SİHİRLİ ANAHTARI oldu. 
Öğretmenliğin günümüzde geldiği hali görünce acıyor insan. Öğretmenlikten bihaber insanların öğretmenlik yapmaları yetişen neslin halini özetliyor gibi bir nevi.

Çocuğun bilgiyi öğrenmesinde 3 temel şart vardır; ‘’Güven, Hoşgörü, Tevazu’’.

Amerikalı mucit Prof. Henri Jinott, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi soranlara şu hatırasını anlatıyor: ‘’Başarımın sırrı annemin altı yaşındayken bana takındığı bir tavırdır. Altı yaşımdayken buzdolabından süt alırken süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce bana kızmadı. ‘Aaaa Henri, sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak istermisin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem ‘’Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin havlu mu?’ diye sorduğunda kendimi çok değerli hissetmiştim. Elimden geldiğince dökülen sütü temizledikten sonra annemle dışarı çıktık. Annem bana bahçede süt şişesinin düşürmeden nasıl taşınacağını gösterdi. Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlayan en önemli olaydır.


O kadar metaalara,’’ kim ne derlere’’ takılı kalmışız ki… Bir çocuk büyüyen evin derli toplu, tertemiz olmasını ve kalmasını kim bekleyebilir? Halılar lekesiz, duvarlar çiziksiz, koltuklar formunda vs..
Bence tüm türk hanımları! 
Büyüyen çocuklarının duvarları A4 kağıdı zannettiklerini bu yüzden boyamak çizmek istediklerini düşünmeyen annelerimiz.
Yoksa çocuğuna kırdığı vazodan, döktüğü sütten hiçbir anne kızmazdı.


Yeri gelmişken kitaptan öğrendiğim İmam Gazali Hazretlerinin notunu da şuraya iliştirelim.
‘’Çocuğa yeterince oyun eğlence ve dinlenme imkanı sağlanmazsa kalbi ölür ve zekası söner.’’

Ve her zaman söylediğim bir şeyi daha buluyorum kitapta. Ebeveynler kendileri yapmadıklarını evlatlarından bekliyorlar. Kendileri çocuklarının gözü önünde yalan söylerken (farkında dahi değiller) sıkıntı yok fakat çocuk yalan söylediğinde ‘’bu çocuk niye böyle? ‘’
Acaba????

‘’Çocukluk dönemi’’ masumdur, ebeveynler kendilerinde gördükleri hataları ne kadar çabuk değiştirirlerse çocuk da ebeveynle birlikte değişir. Bu yüzden biz, bu dönemdeki çocuk davranışlarını değiştirmek için ebeveynlerin davranışlarını değiştirmeye çalışıyoruz.

Cinsel eğitim mi? Mahremiyet eğitimi mi? diye bir sorgulaması var yazarın kitapta. Burada biraz ters düşebiliyoruz. Yazar bugün ortaokulda yani çocuğun yaşı 12-13 iken Fen Bilimleri dersinde verilen Üreme Ünitesinden biraz muzdarip. Fakat ben bunun sebebinin ailede mahremiyet eğitimi ile gelmeyen çocuklardan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Keza ünitenin o yaş gruplarında verilmemesinin de çok büyük handikapları mevcut. Burada iş biraz aile biraz da öğretmende bitiyor gibi. 
Yalnız altını çizdiğim bir nüans var burada yazar erkek çocuklarına cinsel bilgileri babanın vermemesini önemle belirtiyor. Erkek çocuklarının içlerinde bir şeyler kırılır, gözlerinde büyüttükleri babalarına karşı bir hayal kırıklığı yaşarlar bu nedenle, erkek çocuklara cinsel bilgiler ancak yaşına yakın bir üçüncü kişi tarafından ve vakti geldikçe verilmelidir. Ve bu kişi evli olmamalıdır.


Akademisyen olmama rağmen neden eğitim koçluğu yaptığımı hala soran arkadaşlarıma bir kadın olduğumu hatırlatmak yetmiyordu bazen. Tam o noktada yazar müthiş bir cümle kuruyor benim yerime;
İster işveren olun, ister bu ülkeyi yöneten bir makam sahibi; saat 07:00’ de kreşe bırakılıp 19:00’da alınan çocuklardan oluşacak bir toplumdan  ‘’güvenli’’ ve ‘’huzurlu’’ insanlar beklemeniz doğru olmaz.
İşte tam da bu yüzden bir kadının, çalışan bir kadının mutlaka alternatifleri olabilmeli…

Bir de BABA BUGÜN NE OLDU BİLİYORMUSUN? Başlıklı yazıda vurgulananlar oldukça kıymetliydi muhterem kârilerim onu da fotoğraf şeklinde paylaştım aşağıda okuyabilirsiniz.

                                                                                                                                    

Çocukluk yıllarındaki yaşam, yetişkinlerdeki gibi ‘’gerçeklik ilkesine’’ birebir bağlı değildir. Bu yüzden ben oruç tutuyorum diyen bir çocuğa ‘’ama sen biraz önce yemek yedin’’ gibi bir cevap vermeyin. Zira verirseniz de çocuk agresifleşiyor zaten. Çünkü çocuk yetişkinlerde gördüğü ve özendiği bir davranışı önce hayal eder, hayalinde yaşar. Sonra hayal ettiği o davranışı kendisinin de yaptığını ‘’zanneder’’. Daha sonra kendisinin de yaptğını zannettiği o davranışı adım adım gerçek dünyaya taşır. Bu yüzdendir ki ‘’çocukluk düşlerine engel olmak’’ çocuğun kişilik geliştirmesine engel olmaktır. Bu açıdan bakıldığında, çocukluk yıllarının en önemli ebeveyn tutumu, ‘’ çocuğu olduğu hali ile kabul etmektir.’’

Kalıcı öğrenim için bazı yaş gruplarına dikkat çekiyor yazar; 3-4 yaşlarındaki çocuklara dile karşı oldukça duyarlı olduklarından ‘’pasif bir dinleyici’’ olarak dahi rahatlıkla öğrenebilirler, ezberleyebilirler. Kuran ezberi gibi… 5- 6 yaşındaki çocuklarda ise öğrenme ‘’yazarak’’ geröekleşirse daha kolay ve kalıcı olur. Ergen çocuklarında ise öğrenim kendi akranları ergenlerden olunca daha kolay gerçekleşir.


Ayrıca çocuğunuzu uyandırırken kısık sesli, Kur’an, ilahi veya radyo tiyatrosu dinlemesi onun bilinçaltında huzur dolu olumlu izler bırakacağı için oldukça önemlidir diyor ve bir kitabın daha sonuna geliyoruz.
Bu kadar öğreti, pedagoji, davranış bilimi vs… beynimde şöyle bir yerde birleşiyor ve sekinete eriyorum. Bir ayet-i kerime; Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.Enfal 28.

Bitti. Yani biz ne kadar ilim sahibi olursak olalım Allahu teala imtihan etmek istediyse…Kilükal olur tüm ilimler.
Allah herkesin evladını hayırlı bir insan eylesin, evladıyla imtihan olanlara ise bolca sabır…