9 Haziran 2014 Pazartesi

Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed- Ö.Tuğrul İNANÇER



İnsanın otobüste dahi bilimsel makale okuması ne vehim bir olay imiş...
6 ay boyunca ara verdiğim okuma ve yazmalarıma dönecek olmak kadar sevindirmedi bir tez sahibi olmak, elhamdülillah.
İlk olarak geçen sene okuduğum fakat yazımı bugüne nasip olan kıymetli hocam Ömer Tuğrul İnançer'in Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabını yazmakla başlamak istedim. Ancak kısa kısa notlar halinde altı çizili satırlarımı sundum. Kitabı okuyuşumun üzerinden bir sene geçmesi sebebiyle altı çizili satırlarımı naklederken bir bütünlük yakalayabileceğimi zannetmiyorum o nedenle muhterem kârilerim, affınızı istirham ediyorum.

Son dönemlerde çarpıtılan hamile bayanlarla ilgili söylemiyle gündeme geldi  değerli hocam. Neden ve kimler tarafından yapıldığı belli olsada koyun güdümündeki insanlar onun kıymetli şahsiyetini bu şekilde bildiler. Oysa o günümüz mürşidlerinden bir ehli tarik olarak cerrahi postunda oturmaktadır. Sohbetiyle feyiz verse de sohbet kıvamındaki kitaplarıyla da benzer tadı yakalayabiliyorsunuz.
Bir peygamber aşığı olan İnançer hocadan okuduğum kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Zira beğenmemek fakir haddimize olmasa da kastım; genel bilgiler harici kitapta bir çok incelik bulunmasıyla ilgilidir. Genel siyer anlatımından ziyade muhtelif ve spekülatif kısımlara da değinmiş hocam. 
Bunlardan biridir peygambersiz, sünnnetsiz bir islam algısı oluşturmak. Buradaki dayanak ise alemlere rahmet olarak indirilenin resulullah değil de kuran olması gösterilir. Bu da arapçadaki 'erselnake' kelimesinde düğümlenir. Hocam buraya şu şekilde açıklık getirir: ''erselnake''deki ''ke yalnız ve yalnız insan için kullanılır, eşya için değil! Gramatik olarak böyledir. Alemlere rahmet olarak biz onu ancak ve ancak alemlere rahmet olarak indirdik sözünü saptırarak Efendimiz yerine Kur'andır o diyen insanlara cevaben...

* Bir diğer kuran ifadesinin yanlış çevirisine dikkat çeker daha sonra: ''kavmin ya'kilun'' ile ''ulu'l-elbab''ın ''akıl sahipleri, düşünenler'' olarak aynı şekilde tercüme edilmesi yanlıştır" der. O kişilerdir ki; onlar kalplerini akıllarına gömmüşlerdir

* Kitabın iskeleti olan Efendimizin, sıfatının kelime analizi ile devam edersek; ''Peyam'' haber demektir, ''ber'' ise Farsça'da sahiplik ekidir. Aynı zamanda ''büriden'' (götürmek) fiilinin emir halidir. Böylelikle,  ''haber götüren'' olur. 

* Hâlil,  ''isteği geri çevrilmeyen'' ; Hâbib ise, ''istemeden verilen'' demektir. Habibim demesindeki murad ise bir çok sır barındırıyor sanki içersinde.

* Efendimizden bahsederken gülden bahsetmemek olmuyor mağlum...
İnanç eri olan hocam yanlış bilinen bir genellemeyi şöyle anlatıyor:
''Bizim Türkçede ''çiçek'' dediğimiz güzelliklerin Farsçası ''gül''dür. Yani Farsçada gül, çiçek demektir. Bizim gül dediğimiz çiçeğe Farsçada ''verd'' denir. dolayısıyla, Efendimizin kokusu gül çiçeğinin değil bütün çiçeklerin kokusudur. Daha doğrusu bütün çiçekler o güzel kokularını, o güzeller güzeli Fahr-i Kainat Efendimizin o güzel kokusundan ''şemme-i Muhammedi''den almışlardır, her çiçek kokladığımızda Efendimizin kokusunu alırız."

 * ''Işk'' kelimesi Farsça olduğu için kelime olarak Kur'an'da elbette geçmez. Ama aşkın tarifi Kur'an'da vardır: Eşeddü hubben''* şidetli svgi. İşte aşk! 
*: Bakara Suresi 165. âyet

* Çok enteresan bir şey daha öğrendim. Ezeli olmasak da ebedi olduğumuzu biliyordum. Fakat mekan değiştirdikten sonra rızkımızın devam ettiğini bilmiyordum. Al-i İmran Suresinin 169.ayetinde şöyle buyuruluyor:
''Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler. Benim indimde kendilerine rızık verilmeye devam edilir. Aklınız buna ermez!'' Sadaatlar, sadaatların rızkı, vermeyi sevenler...
İnanmak ne müthiş şey Allahım!

* Hicri takvimin nasıl çıktığını da bir yerde kayıtlı halde tutmak adına yazalım:
Yemen Vali'sinin isteği üzerine toplanan komisyon bir takvim yılı başlangıcı aradı. Bazı zevat-ı kiram, Efendimizin doğum gününü teklif ettiler. Hz. İsa'nın doğumu milâdi takvim başlangıcı olarak kullanıldığından bir benzeşme olsun istenmedi. Hz. Ali'nin, Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicret yılını takvim başlangıç yılı olarak teklif etmesi ve bu teklifin ittifakla kabul edilmesiyle mesele çözülmüş oldu. 
Hicri yılbaşının Muharrem'in birinci günü olduğundan Hicret-i Nebi'nin de Muharrem'in içinde olduğu sanılıyor. 
Efendimizin Medine'yi teşriflerinin yılı hicri takvimin birinci yılı iken, Hicretin gerçekleştiği ay takvimin birinci ayı değildir. Bu nokta da anlaşılmıyor. Mesela Türkiye'de, Hicret Muharrem ayında gerçekleşmiş gibi bir kabul var. Halbuki Hicret  Muharrem'de değil 26 Safer Perşembegünü akşamı başlamış, 12 Rebiyülevvel Cuma günü ikindi vaktinde bitmiştir. Hicret yolculuğunun ilk üç günü Sevr Mağarası'nds, bir haftası yolda, dört günü Kuba'da, son günü ise Kuba-Medine arasında geçmiş, Cuma günü ikindi vaktinde sona ermiştir.

* Efendimiz Mekke'yi terketmek zorunda kaldığında ettiği bir dua var ki...tüyler ürperten, ah canım efendim dedirten;

''Ya Rabbi, ben çok sevdiğim memleketimden ayrılacağım. Öyleyse lütfen beni Sen'in çok sevdiğin bir yere gönder.'' Öyleyse Medine-i Münevvere Rabbimizin çok sevdiği bir yerdir.
Medine, şehir demektir. Eski ismi Yesrib'tir. Ancak Efendimizin hicretinden sonra Medinetünnebi denmiştir. Ki  Efendimizin bu istikamette isteği vardır, Medine' ye Yesrib denmesini istemiyor.

* Peygamber'in Medine dönemine baktığımızda;
İslam Mekke'de bir inanç sistemi kurarken, Medine'de bir İslam toplumu kurmuştur. 

* Ve Haccü'l- Veda...
Veda haccı...Veda hutbesi...
Âh Efendim...
Hz. Peygamber Taif dönüşünden ve Mekke'nin fethinden sonra umre yapmıştır.Tek bir hac, onu da Ashabıyla birlikte yapmıştır. Bu hac, Hicret'in 11. senesinde yapıldığı için buna Haccü'l-Veda denmiştir. Efendimiz bu haccında bir hutbe veriyor. Bugün Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı) denilen Arafat'taki mahalde... Ve bu hutbenin adı veda hutbesi olarak anılıyor. O gün orada yüz yirmi dört bin sahabinin olduğu söylenir. Efendimiz hadislerinde Peygamber sayısını da yüz yirmi dört bin olarak ifade etmişlerdir. Ashab-ı Resullullah sayısı=Peygamber sayısı
(Benim ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.)

* Mezhepler... 
İmam Malik'in en büyük eseri El-Muvatta.
El Muvatta'yı okuyan Kabe imamı çok beğenerek Kabe'nin ve Kabe'ye bakan evlerin duvarlarına asılmasını emrediyor. Bunu duyan İmam Malik  derhal Mekke'ye gelerek halifeye: 'Bana sormadan kitabımı Kâbe duvarına aşmıssınız''diyor. Hatasını anlayan halife şöyle söylüyor: ''Efendim, kusura bakmayın. ben Muvattayı çok beğendim;insanlar okusun, istifade etsin diye bunu yaptım.''
Bunun üzerine İmam Malik şu önemli değerlendirmeyi yapar: ''El-Muvattayı  Hicaz ahalisi için yazdım. Halbuki Mağrip'ten, Maşrıkt'an, Horasan'dan, Yemen'den, Afrika'dan insanlar da hac için Mekke'ye geliyorlar. Bu kitap Hicaz dışındaki insanlar için uygun değildir.''
Kültürün din üzerindeki etkisini reddeden insanlara ve mezhepleri reddeden insanlara ne güzel bir kıssadır.
Mezhep İmamlarından bahsederken hocam mutlak imam ve mensup imam şeklinde ayrılan imamlık müessesesinden de bahseder.Mutlak imam içtihad sahibi kendine mahsus bir düşünce tarzıyla sistem ortaya koyar. Mensup imam ise sistem kurmuş mutlak imama intisab eden içtihad sahibi imam demektir.

* Yine yeni öğrendiğim bir bilgi: Hazreti Ali efendimiz'e  (keremalluhu vecheh ) tanrılık isnad eden topluluklar varmış aşırı muhabbetten kaynaklanan. Bunlar; Bahâilik ve Dürzîlik gibi İslam dışı akımlarmış.

* Ve naat... Ergenliğime damgasını vuran Arif Nihat Asya.. ilk naatın çıkışı ayrı bir ilgimi çekiyor:
''Naat-ı şerif, yani Hz. Peygamber'i övmenin kaynağı, Atike Ümmü Mabed'e kadar götürülebilir. Hicret sırasında Efendimiz ile Hz.Ebu Bekir ve kılavuzları abdullah Bin Uraykıt'ın yolları bir müddet dinlenmek üzere bir ağıla düşer. Ağılın sahibi erkek, sürüyü otlatmak için uzaklara götürmüştür. Ağılda evin hanımı, bir de sütü kesik, hasta bir keçi bulunuyor. Kadıncağız Efendimize ve arkadaşlarına ikram edeceği bir şeyi bulunmadığı için üzgündür. Efendimiz kadından müsaade isteyerek o hasta keçiyi sağıyor. sütü kesik bu keçiden sağılan süt ile yolcular karınlarını doyuruyor, geriye kalanını evin hanımı olan Hz. Atike'ye veriyorlar.Akşam evin beyi Ebu Mabed eve geldiğinde hanımında ve ağılında değişik bir hal görüyor. Hz. Atike o gün yaşananları, ilk kez gördüğü efendimizi ve şahit olduğu kadarıyla, hallerini aktarıyor.Hz.Atike'nin Efendimizin şemaline ve haline dair anlatımı, İslam edebiyatındaki ilk ''hilye'' örneği olarak kabul ediliyor. Hz.Atike'nin bu anlatımı, Efendimizin mübarek cemal-i şerifine dair ilk anlatımı... Osmanlı dönemi Türk toplumunda Resulullah Efendimizin(genellikle Hz.Ali anlatımıyla olanı) şemaili, özel bir form halinde ve tablo şeklinde yazılmış ve ''hilye-i saadet'', ''hilye-i şerif'' gibi adlarla her türlü mekana asılmıştır.''

* Musikiye Resulallah in bakışı şöyle imiş;

''Resulullah Efendimiz, zaman zaman gönlünü dinlendirmek istediğinde Hz.Bilal'i çağırtır ve O'na :''Erihni ya Bilal -Beni ruhlandır!'' buyurulardı. Yani; ''Bana bir şeyler oku, böylelikle ruhum dinlensin.''anlamında -bugünkü anlamı ile, adeta gazel, kaside, musiki eserlerini - O'nun güzel, yakıcı sesinden dinlemek isterdi.'' 

* Hz. Peygamber'in bize dini vecibe olarak bıraktığı halleri sünnettir diyor hocam günlük hayatındaki halleri değil...(elbette O'nun halleriyle hallenmek insanı yüceltir ancak sünnet olarak adletmemek gerekir). Efendimiz aynı zamanda istirahat ediyor, uyuyordu uyumak sünnet midir?

* İlerleyen sahifelerde Efendimizin bazı ashap ile özel ilişkiler kurmasına gelip dayanıyor ve buradan tasavvufa varıyoruz. Tasavvufun menşei probleminde gündeme gelen, çok haksızca eleştirilen ve bid'at olarak nitelendirilen adetlendirme konusuna da yine kitapta Asr-ı Saadet örneği ile rastlıyoruz. Mesela Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şu sözleri bir işarettir: '' Rasullulah bazılarımıza, ayrı ayrı sayılarda ayrı ayrı esmalar telkin etti. Ben parmak hesabı yapmada şaşırıyordum. Bir ipe 33 tane düğüm attım, onunla saymaya başladım.

* Yine tasavvufa dair altını çizdiğim nadide satırlarımdan;
''Mürşid, müridi bilgi sahibi değil, rüşd sahibi kılar. bu anlamda mürşid, muallim değildir. Yani o öğretmez, oldurur.''

*
Hz. Yunus'un dizelerini hatırıma getiren bir paragraf var: ''Kemal ile düşünüldüğünde: İnsan mahluktur. Cennet ve cehennem de mahluktur. Halifetullah olan insan niye mahluk peşinde koşsun ki, Hâlık var iken?


* Kandillerin Kur'anda olmayışından sebep bid'at olduğunu iddia edenlere açıklık getirilirken örf ve adetlerin islamdaki yerini vurgulayarak ''Nassa'' kelimesinden bahsediliyor; muhalif olmayan, Allah'ın kat'i emirleriyle çelişmeyen örf ve adetler dini kaideler hükmündedir diyor ve kaynak olarak ise Araf Suresinin tefsirini gösteriyor.

* Ataerkil bir toplumun ataerkil müslümanları olunca onlara karşıt feminen müslüman bayanlar hasıl oldu. Oysa feminen  bir müslüman bayanın olması ne kadar abes ile iştigal ise bu ataerkil müslüman erkek profili de aynı şekilde. Birgün benzer bir sohbet üzere tartışırken, soy anneden türer söylemime savunma makamında bir bey şöyle karşılık verdi: ''....madem öyle neden sahabe de Ömer bin Hattab deniliyor da annesinin ismiyle çağrılmıyor?'' Cevabım ise Mekke ve Medine halkının da ataerkil olduğu ancak bunun anneden devam eden soy ile ilgisinin bulunmadığı şeklinde oldu. islam ile müşerref olmadan evvel kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumdan bahsediyoruz sosyolojik olarak. Bunun yanısıra cevabıma ekleyebileceğim bir nokta daha buldum kitapta. İnançer hocam bu ifadenin ataerkillikten öte ilm-i neseb yüzünden kullanıldığını hatırlatmış. Müslüman olmadan önceki soyları ile övünen Mekkelilere Efendimiz ''Ecdadınızla övünmeyin buyurmuşlardır." Hatta bunu duyduktan sonra hz ömer kendisini "Ömer" olarak tanıtmıştır.

* Oruç, namaz, abdest gibi kelimelerin hiçbiri Türkçe değil, Arapça da değil.  Biz coğrafya itibariyle Anadoludan önce İran'ın doğusunda müslüman olduk. Dolayısıyla bir çok kavramı İran üzerinden aldık. Mesela İran'da namaz adı altında bir Zerdüşt tapınması vardı. Onlar ''salat etme'' yi ''namaz kılma'' olarak kullandılar, biz de onlardan öyle aldık. Namaz Farsçadır, Arapça değil.
Ab-ı dest, Farsçada el suyu demek Arapça da ise ''vudu'' oruç da Arapçada ''savm'' demektir.

* Yine çok sık karşılaşılan bir durum var hayretime şayan;  'hüküm çıkarma'. İnsan demeden edemiyor hangi ilimle bunu yapabiliyorsunuz diye? Din öyle bir kavram ki doktora gitmekten, tesisatçı çağırmadan daha basit ve herkesin fikir yürüterek hüküm çıkarabilceği bir saha adeta. Heyhat!
İbarelerden hüküm çıkarmak ''istinbat kaideleri'' hususuna riayet gösterilerek ancak mümkün olabilir ki ulema bu hüküm çıkarma konusunda 19 adet ilme sahip olmak gerektiğine işaret etmiştir. Bu ilimler içersinde astronomi, gramer ilimlerinin yanında kelam, tefsir, fıkıh gibi ilimlerde malumat sahibi derecesinde değil!, kitap yazabilecek seviyelere ihtiyaç olduğuuna dikkat çekilmiştir. Buradan içtihada bağlamak gerekirse ''Bana göre...''diye başlayan hiç bir çıkarım içtihad olamaz. Usul-ü fıkıhta değil, füruğ-u fıkıhta içtihad yapılır.

* İyi gelir sohbet etmek insana. Anlayana ve ehline çok şey ifade eder. Çünkü sohbette Allah'ın 3 esması birleşir; Kelîm, tecelli ederse sohbetin tesiri yükselir. Basîr, ism-i şerifi ile birbirimize bakmaktan öteye geçer belki görebiliriz. Ve konuşulduğu gibi dinlenerek Semi, ismi tecelli eder. Kelim, Basîr ve Semi....

1 yorum:

  1. Kitabı okumadım ama şu an okumak için can atıyorum. Güzel bir kitapla hemhal olmama vesile olmanızdan dolayı size teşekkürlerimi sunuyorum. Allah razı olsun..

    YanıtlaSil