12 Ekim 2014 Pazar

Sarı- Ahmet Tezcan


Uzun zamandır bir kitap elimde bu kadar dolanmamıştı. İlk çıktığı günden beri hatırımda, yaklaşık 2 aydır da elimde seyretti Sarı...
Ahmet Ağabey'in ikinci kitabı, Kafirun'un devamı Sarı... açıkça söylemeliyim ki Kafirun'dan daha çok sevdiğim ve eğlendiğim bir kitap oldu Sarı

Kafirun' da çevresiyle beraber hayatına girizgâh yaptığımız Ahmet Abi'nin özeline, biraz daha otobiyografisine ilerliyoruz bu kitapta.

Yazarın dilinden bahsetmek istiyorum biraz ki bu kitabı benim için cazip kılan şeylerden biridir Ahmet Abi' nin kalemi. Fena bir okur sayılmamama rağmen bu kadar 'yanıbaşım bir üslup' ile karşılaşmadım daha önce. Yanıbaşında hikaye anlatırmışcasına yazıyor Ahmet Abi. O yüzden kimi zaman biriyle sohbet ederkenki tadı yakaladım kitabında. Bazı yerlerinde sesli güldüğümü dahi hatırlıyorum. 

Çerkes bir ailenin 80lerde imam hatipli olan sarı çocuğu Ahmet Tezcan.  Kitap bu nedenle 80ler döneminden ciddi izlerle birlikte bilgi, birikim ve yorum taşıyor. 
O zamanın sağ-sol çatışmasına dair bazı satırlar nakletmem gerekirse:
''Eğer bu milletle yola çıkacaksan onun gibi konuşacaksın, onun gibi davranacaksın, yoksa seni anlamaz anarşit der çıkar işin içinden.''

''Tecrübesizdiler bir de; işçi işçi diyorlardı ama hemen hiçbirinin eli iş tutmamıştı henüz, propaganda için gittikleri fabrikalarda geçici süre işçi olduklarında bile, çoğunun pestili çıkıyordu. Köylü diyorlardı ama bir köye gittiklerinde nasıl konuşacaklarını bilmiyorlardı. Köylünün dilini bilmiyorlardı çünkü. Hem dilini bilmiyorlardı hem dinini. Apışıp kalıyorlardı, bundan hoşlanmadıkları için de ezberlenmiş bildirileri köy kahvelerinde papağan gibi tekrarlayıp duruyorlardı. Ülkenin en önemli fakültelerinde okuyorlardı ama bir köylüyü ikna edebilecek donanımları yoktu.''

Yine o döneme dair unutmamak adına hatırlamak istediğim; Menderes'in Dahiliye Vekili Namık Gedik, Üstad Ankara'ya geldiğinde ''Ankara'ya girmesin Urfa'ya gitsin demiş. O hasta haliyle Üstad dağ bayır Urfa'ya gitmiş ve orada Hakk'a yürümüş mağlumunuz üzere. Sonra askerde ona bunu yapanların üzerine yürüyor. Yürümekle kalmayıp Namık Gedik'i pencereden atıp parçalıyor... 
Ankara Valisi ile Üstad'ın münasebetlerini biliyor fakat içişleri Bakanı Gedik'i tanımıyordum. Sarı vasıtasıyla doğruluğunu teyitlediğim bir bilgi edinmiş oldum.


Yazar, anarşi dönemini anlatırken Ayşe (Şasa) Abla takılıyor dimağıma bir paragrafta, ona okuduğum satırları hatırlıyor ve ''bu satırları da ona ne kadar okumak isterdim'' diye iç geçiriyorum; 
''Bilimsel sosyalizmde, din, inanç alanına müdahale hakkı yoktur. Hristiyanlık çöküş dinidir, İslamlık ise gelişme eyleminin dinidir. Halkımız bu geleneği sezebildiği ölçüde, bazı aydınlarımızın zannettiğinin tam tersine, ilerleme ihtiyacıyla dine bağlanmıştır. Gerçi din ıstıraba karşı bir çeşit afyondur, teskin edicidir Marks'ın söylediği gibi, ama özellikle islamiyet, devrimci bir geleneğin  halkasıdır.''

Yine Menderes dönemine dair bir anektod: Ezanın yeniden türkçe okunmasını isteyen Halk Parti'sinin senatörü; Necip Mirkelamoğlu...

Menderes dönemi, Deniz Gezmiş olayları, Çerkes örflerinden tutun da tarikat ahlakına kadar daha bir çok şey bulabilirsiniz Ahmet Abi'nin romanında... 
Bir söz var ki Ferâmuş Dede'den tebessüm ettiren; ''Kerameti bırak, ferasete bak; ince feraset çifte keramate kıç attırır.''


Kitabın sonlarına doğru ise Ananeciğimi hatırıma düşürüyor yazar. Ağzına balık sürmeyişinin nedenini Çerkesler üzerinden anlatıyor o da. Karadeniz üzerinde Osmanlıya sığınan Çerkesler, yolda çok fazla zaiyat verirler ve ananem gibi bazıları, balıkların kardeşlerini yedikleri düşüncesinden ötürü ağızlarına balık sürmezler...
Yine son kısımlarda Türk milletinin (millet!) Çerkeslere ne denli misafirperver davrandığını, o dönem Çorum halkı üzerinden anlatıyor. Şahane paragraflar mevcut bununla ilgili.

Kitabın sonunda, o dönem yok sayılan İmam Hatip öğrencilerini temsilen Gençlik Bayramı için konuşma yapacak olan Ekrem'in Kırşehir aksanını düzeltme çabalarının sonucundan çıkarımımız ise şöyle oldu:
''Farsçada gönüle boşuna dil dememişler, ağzındaki dilin göğsündeki dil ile bağlantısı var. Hani diyor ya Neşet Ertaş kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, aynen onun gibi bir yol var ve sen o yolu bulacaksın. Ağzındaki dil anlatmaya, göğsündeki dil anlamaya yarar. İkisi de alettir, ikisinin de bir mekanı vardır ama aslında mekan değil makamdır onlar.''

Allah sadrımızı genişletsin, makamımızı yüceltsin...
Okuyacak olanların da istifadesini bol eylesin...amin

9 Haziran 2014 Pazartesi

Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed- Ö.Tuğrul İNANÇER



İnsanın otobüste dahi bilimsel makale okuması ne vehim bir olay imiş...
6 ay boyunca ara verdiğim okuma ve yazmalarıma dönecek olmak kadar sevindirmedi bir tez sahibi olmak, elhamdülillah.
İlk olarak geçen sene okuduğum fakat yazımı bugüne nasip olan kıymetli hocam Ömer Tuğrul İnançer'in Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabını yazmakla başlamak istedim. Ancak kısa kısa notlar halinde altı çizili satırlarımı sundum. Kitabı okuyuşumun üzerinden bir sene geçmesi sebebiyle altı çizili satırlarımı naklederken bir bütünlük yakalayabileceğimi zannetmiyorum o nedenle muhterem kârilerim, affınızı istirham ediyorum.

Son dönemlerde çarpıtılan hamile bayanlarla ilgili söylemiyle gündeme geldi  değerli hocam. Neden ve kimler tarafından yapıldığı belli olsada koyun güdümündeki insanlar onun kıymetli şahsiyetini bu şekilde bildiler. Oysa o günümüz mürşidlerinden bir ehli tarik olarak cerrahi postunda oturmaktadır. Sohbetiyle feyiz verse de sohbet kıvamındaki kitaplarıyla da benzer tadı yakalayabiliyorsunuz.
Bir peygamber aşığı olan İnançer hocadan okuduğum kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Zira beğenmemek fakir haddimize olmasa da kastım; genel bilgiler harici kitapta bir çok incelik bulunmasıyla ilgilidir. Genel siyer anlatımından ziyade muhtelif ve spekülatif kısımlara da değinmiş hocam. 
Bunlardan biridir peygambersiz, sünnnetsiz bir islam algısı oluşturmak. Buradaki dayanak ise alemlere rahmet olarak indirilenin resulullah değil de kuran olması gösterilir. Bu da arapçadaki 'erselnake' kelimesinde düğümlenir. Hocam buraya şu şekilde açıklık getirir: ''erselnake''deki ''ke yalnız ve yalnız insan için kullanılır, eşya için değil! Gramatik olarak böyledir. Alemlere rahmet olarak biz onu ancak ve ancak alemlere rahmet olarak indirdik sözünü saptırarak Efendimiz yerine Kur'andır o diyen insanlara cevaben...

* Bir diğer kuran ifadesinin yanlış çevirisine dikkat çeker daha sonra: ''kavmin ya'kilun'' ile ''ulu'l-elbab''ın ''akıl sahipleri, düşünenler'' olarak aynı şekilde tercüme edilmesi yanlıştır" der. O kişilerdir ki; onlar kalplerini akıllarına gömmüşlerdir

* Kitabın iskeleti olan Efendimizin, sıfatının kelime analizi ile devam edersek; ''Peyam'' haber demektir, ''ber'' ise Farsça'da sahiplik ekidir. Aynı zamanda ''büriden'' (götürmek) fiilinin emir halidir. Böylelikle,  ''haber götüren'' olur. 

* Hâlil,  ''isteği geri çevrilmeyen'' ; Hâbib ise, ''istemeden verilen'' demektir. Habibim demesindeki murad ise bir çok sır barındırıyor sanki içersinde.

* Efendimizden bahsederken gülden bahsetmemek olmuyor mağlum...
İnanç eri olan hocam yanlış bilinen bir genellemeyi şöyle anlatıyor:
''Bizim Türkçede ''çiçek'' dediğimiz güzelliklerin Farsçası ''gül''dür. Yani Farsçada gül, çiçek demektir. Bizim gül dediğimiz çiçeğe Farsçada ''verd'' denir. dolayısıyla, Efendimizin kokusu gül çiçeğinin değil bütün çiçeklerin kokusudur. Daha doğrusu bütün çiçekler o güzel kokularını, o güzeller güzeli Fahr-i Kainat Efendimizin o güzel kokusundan ''şemme-i Muhammedi''den almışlardır, her çiçek kokladığımızda Efendimizin kokusunu alırız."

 * ''Işk'' kelimesi Farsça olduğu için kelime olarak Kur'an'da elbette geçmez. Ama aşkın tarifi Kur'an'da vardır: Eşeddü hubben''* şidetli svgi. İşte aşk! 
*: Bakara Suresi 165. âyet

* Çok enteresan bir şey daha öğrendim. Ezeli olmasak da ebedi olduğumuzu biliyordum. Fakat mekan değiştirdikten sonra rızkımızın devam ettiğini bilmiyordum. Al-i İmran Suresinin 169.ayetinde şöyle buyuruluyor:
''Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler. Benim indimde kendilerine rızık verilmeye devam edilir. Aklınız buna ermez!'' Sadaatlar, sadaatların rızkı, vermeyi sevenler...
İnanmak ne müthiş şey Allahım!

* Hicri takvimin nasıl çıktığını da bir yerde kayıtlı halde tutmak adına yazalım:
Yemen Vali'sinin isteği üzerine toplanan komisyon bir takvim yılı başlangıcı aradı. Bazı zevat-ı kiram, Efendimizin doğum gününü teklif ettiler. Hz. İsa'nın doğumu milâdi takvim başlangıcı olarak kullanıldığından bir benzeşme olsun istenmedi. Hz. Ali'nin, Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicret yılını takvim başlangıç yılı olarak teklif etmesi ve bu teklifin ittifakla kabul edilmesiyle mesele çözülmüş oldu. 
Hicri yılbaşının Muharrem'in birinci günü olduğundan Hicret-i Nebi'nin de Muharrem'in içinde olduğu sanılıyor. 
Efendimizin Medine'yi teşriflerinin yılı hicri takvimin birinci yılı iken, Hicretin gerçekleştiği ay takvimin birinci ayı değildir. Bu nokta da anlaşılmıyor. Mesela Türkiye'de, Hicret Muharrem ayında gerçekleşmiş gibi bir kabul var. Halbuki Hicret  Muharrem'de değil 26 Safer Perşembegünü akşamı başlamış, 12 Rebiyülevvel Cuma günü ikindi vaktinde bitmiştir. Hicret yolculuğunun ilk üç günü Sevr Mağarası'nds, bir haftası yolda, dört günü Kuba'da, son günü ise Kuba-Medine arasında geçmiş, Cuma günü ikindi vaktinde sona ermiştir.

* Efendimiz Mekke'yi terketmek zorunda kaldığında ettiği bir dua var ki...tüyler ürperten, ah canım efendim dedirten;

''Ya Rabbi, ben çok sevdiğim memleketimden ayrılacağım. Öyleyse lütfen beni Sen'in çok sevdiğin bir yere gönder.'' Öyleyse Medine-i Münevvere Rabbimizin çok sevdiği bir yerdir.
Medine, şehir demektir. Eski ismi Yesrib'tir. Ancak Efendimizin hicretinden sonra Medinetünnebi denmiştir. Ki  Efendimizin bu istikamette isteği vardır, Medine' ye Yesrib denmesini istemiyor.

* Peygamber'in Medine dönemine baktığımızda;
İslam Mekke'de bir inanç sistemi kurarken, Medine'de bir İslam toplumu kurmuştur. 

* Ve Haccü'l- Veda...
Veda haccı...Veda hutbesi...
Âh Efendim...
Hz. Peygamber Taif dönüşünden ve Mekke'nin fethinden sonra umre yapmıştır.Tek bir hac, onu da Ashabıyla birlikte yapmıştır. Bu hac, Hicret'in 11. senesinde yapıldığı için buna Haccü'l-Veda denmiştir. Efendimiz bu haccında bir hutbe veriyor. Bugün Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı) denilen Arafat'taki mahalde... Ve bu hutbenin adı veda hutbesi olarak anılıyor. O gün orada yüz yirmi dört bin sahabinin olduğu söylenir. Efendimiz hadislerinde Peygamber sayısını da yüz yirmi dört bin olarak ifade etmişlerdir. Ashab-ı Resullullah sayısı=Peygamber sayısı
(Benim ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.)

* Mezhepler... 
İmam Malik'in en büyük eseri El-Muvatta.
El Muvatta'yı okuyan Kabe imamı çok beğenerek Kabe'nin ve Kabe'ye bakan evlerin duvarlarına asılmasını emrediyor. Bunu duyan İmam Malik  derhal Mekke'ye gelerek halifeye: 'Bana sormadan kitabımı Kâbe duvarına aşmıssınız''diyor. Hatasını anlayan halife şöyle söylüyor: ''Efendim, kusura bakmayın. ben Muvattayı çok beğendim;insanlar okusun, istifade etsin diye bunu yaptım.''
Bunun üzerine İmam Malik şu önemli değerlendirmeyi yapar: ''El-Muvattayı  Hicaz ahalisi için yazdım. Halbuki Mağrip'ten, Maşrıkt'an, Horasan'dan, Yemen'den, Afrika'dan insanlar da hac için Mekke'ye geliyorlar. Bu kitap Hicaz dışındaki insanlar için uygun değildir.''
Kültürün din üzerindeki etkisini reddeden insanlara ve mezhepleri reddeden insanlara ne güzel bir kıssadır.
Mezhep İmamlarından bahsederken hocam mutlak imam ve mensup imam şeklinde ayrılan imamlık müessesesinden de bahseder.Mutlak imam içtihad sahibi kendine mahsus bir düşünce tarzıyla sistem ortaya koyar. Mensup imam ise sistem kurmuş mutlak imama intisab eden içtihad sahibi imam demektir.

* Yine yeni öğrendiğim bir bilgi: Hazreti Ali efendimiz'e  (keremalluhu vecheh ) tanrılık isnad eden topluluklar varmış aşırı muhabbetten kaynaklanan. Bunlar; Bahâilik ve Dürzîlik gibi İslam dışı akımlarmış.

* Ve naat... Ergenliğime damgasını vuran Arif Nihat Asya.. ilk naatın çıkışı ayrı bir ilgimi çekiyor:
''Naat-ı şerif, yani Hz. Peygamber'i övmenin kaynağı, Atike Ümmü Mabed'e kadar götürülebilir. Hicret sırasında Efendimiz ile Hz.Ebu Bekir ve kılavuzları abdullah Bin Uraykıt'ın yolları bir müddet dinlenmek üzere bir ağıla düşer. Ağılın sahibi erkek, sürüyü otlatmak için uzaklara götürmüştür. Ağılda evin hanımı, bir de sütü kesik, hasta bir keçi bulunuyor. Kadıncağız Efendimize ve arkadaşlarına ikram edeceği bir şeyi bulunmadığı için üzgündür. Efendimiz kadından müsaade isteyerek o hasta keçiyi sağıyor. sütü kesik bu keçiden sağılan süt ile yolcular karınlarını doyuruyor, geriye kalanını evin hanımı olan Hz. Atike'ye veriyorlar.Akşam evin beyi Ebu Mabed eve geldiğinde hanımında ve ağılında değişik bir hal görüyor. Hz. Atike o gün yaşananları, ilk kez gördüğü efendimizi ve şahit olduğu kadarıyla, hallerini aktarıyor.Hz.Atike'nin Efendimizin şemaline ve haline dair anlatımı, İslam edebiyatındaki ilk ''hilye'' örneği olarak kabul ediliyor. Hz.Atike'nin bu anlatımı, Efendimizin mübarek cemal-i şerifine dair ilk anlatımı... Osmanlı dönemi Türk toplumunda Resulullah Efendimizin(genellikle Hz.Ali anlatımıyla olanı) şemaili, özel bir form halinde ve tablo şeklinde yazılmış ve ''hilye-i saadet'', ''hilye-i şerif'' gibi adlarla her türlü mekana asılmıştır.''

* Musikiye Resulallah in bakışı şöyle imiş;

''Resulullah Efendimiz, zaman zaman gönlünü dinlendirmek istediğinde Hz.Bilal'i çağırtır ve O'na :''Erihni ya Bilal -Beni ruhlandır!'' buyurulardı. Yani; ''Bana bir şeyler oku, böylelikle ruhum dinlensin.''anlamında -bugünkü anlamı ile, adeta gazel, kaside, musiki eserlerini - O'nun güzel, yakıcı sesinden dinlemek isterdi.'' 

* Hz. Peygamber'in bize dini vecibe olarak bıraktığı halleri sünnettir diyor hocam günlük hayatındaki halleri değil...(elbette O'nun halleriyle hallenmek insanı yüceltir ancak sünnet olarak adletmemek gerekir). Efendimiz aynı zamanda istirahat ediyor, uyuyordu uyumak sünnet midir?

* İlerleyen sahifelerde Efendimizin bazı ashap ile özel ilişkiler kurmasına gelip dayanıyor ve buradan tasavvufa varıyoruz. Tasavvufun menşei probleminde gündeme gelen, çok haksızca eleştirilen ve bid'at olarak nitelendirilen adetlendirme konusuna da yine kitapta Asr-ı Saadet örneği ile rastlıyoruz. Mesela Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şu sözleri bir işarettir: '' Rasullulah bazılarımıza, ayrı ayrı sayılarda ayrı ayrı esmalar telkin etti. Ben parmak hesabı yapmada şaşırıyordum. Bir ipe 33 tane düğüm attım, onunla saymaya başladım.

* Yine tasavvufa dair altını çizdiğim nadide satırlarımdan;
''Mürşid, müridi bilgi sahibi değil, rüşd sahibi kılar. bu anlamda mürşid, muallim değildir. Yani o öğretmez, oldurur.''

*
Hz. Yunus'un dizelerini hatırıma getiren bir paragraf var: ''Kemal ile düşünüldüğünde: İnsan mahluktur. Cennet ve cehennem de mahluktur. Halifetullah olan insan niye mahluk peşinde koşsun ki, Hâlık var iken?


* Kandillerin Kur'anda olmayışından sebep bid'at olduğunu iddia edenlere açıklık getirilirken örf ve adetlerin islamdaki yerini vurgulayarak ''Nassa'' kelimesinden bahsediliyor; muhalif olmayan, Allah'ın kat'i emirleriyle çelişmeyen örf ve adetler dini kaideler hükmündedir diyor ve kaynak olarak ise Araf Suresinin tefsirini gösteriyor.

* Ataerkil bir toplumun ataerkil müslümanları olunca onlara karşıt feminen müslüman bayanlar hasıl oldu. Oysa feminen  bir müslüman bayanın olması ne kadar abes ile iştigal ise bu ataerkil müslüman erkek profili de aynı şekilde. Birgün benzer bir sohbet üzere tartışırken, soy anneden türer söylemime savunma makamında bir bey şöyle karşılık verdi: ''....madem öyle neden sahabe de Ömer bin Hattab deniliyor da annesinin ismiyle çağrılmıyor?'' Cevabım ise Mekke ve Medine halkının da ataerkil olduğu ancak bunun anneden devam eden soy ile ilgisinin bulunmadığı şeklinde oldu. islam ile müşerref olmadan evvel kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumdan bahsediyoruz sosyolojik olarak. Bunun yanısıra cevabıma ekleyebileceğim bir nokta daha buldum kitapta. İnançer hocam bu ifadenin ataerkillikten öte ilm-i neseb yüzünden kullanıldığını hatırlatmış. Müslüman olmadan önceki soyları ile övünen Mekkelilere Efendimiz ''Ecdadınızla övünmeyin buyurmuşlardır." Hatta bunu duyduktan sonra hz ömer kendisini "Ömer" olarak tanıtmıştır.

* Oruç, namaz, abdest gibi kelimelerin hiçbiri Türkçe değil, Arapça da değil.  Biz coğrafya itibariyle Anadoludan önce İran'ın doğusunda müslüman olduk. Dolayısıyla bir çok kavramı İran üzerinden aldık. Mesela İran'da namaz adı altında bir Zerdüşt tapınması vardı. Onlar ''salat etme'' yi ''namaz kılma'' olarak kullandılar, biz de onlardan öyle aldık. Namaz Farsçadır, Arapça değil.
Ab-ı dest, Farsçada el suyu demek Arapça da ise ''vudu'' oruç da Arapçada ''savm'' demektir.

* Yine çok sık karşılaşılan bir durum var hayretime şayan;  'hüküm çıkarma'. İnsan demeden edemiyor hangi ilimle bunu yapabiliyorsunuz diye? Din öyle bir kavram ki doktora gitmekten, tesisatçı çağırmadan daha basit ve herkesin fikir yürüterek hüküm çıkarabilceği bir saha adeta. Heyhat!
İbarelerden hüküm çıkarmak ''istinbat kaideleri'' hususuna riayet gösterilerek ancak mümkün olabilir ki ulema bu hüküm çıkarma konusunda 19 adet ilme sahip olmak gerektiğine işaret etmiştir. Bu ilimler içersinde astronomi, gramer ilimlerinin yanında kelam, tefsir, fıkıh gibi ilimlerde malumat sahibi derecesinde değil!, kitap yazabilecek seviyelere ihtiyaç olduğuuna dikkat çekilmiştir. Buradan içtihada bağlamak gerekirse ''Bana göre...''diye başlayan hiç bir çıkarım içtihad olamaz. Usul-ü fıkıhta değil, füruğ-u fıkıhta içtihad yapılır.

* İyi gelir sohbet etmek insana. Anlayana ve ehline çok şey ifade eder. Çünkü sohbette Allah'ın 3 esması birleşir; Kelîm, tecelli ederse sohbetin tesiri yükselir. Basîr, ism-i şerifi ile birbirimize bakmaktan öteye geçer belki görebiliriz. Ve konuşulduğu gibi dinlenerek Semi, ismi tecelli eder. Kelim, Basîr ve Semi....

12 Ocak 2014 Pazar

Sevmek Ölmekle Başlar- Murat Başaran

 
Abdurrahim Karakoç'un dediği gibi; "Sevmek ölmekle başlar diyor Murat Başaran. Bir kitap için oldukça düşündürücü bir isim bulmuş.
Uzun uzun düşündükten sonra başlıyorum sahifelerini çevirmeye.

Babamın, bir arkadaşına Murat Başaran için söylediklerini hatırlıyorum. Yaşım küçük o zaman."Tüm engellerine rağmen yazıyor" diyor. Babam ve arkadaşının sohbetinden hatırımda kalan yazarın bir özrü olduğu oluyor. Biraz araştırıyorum ve bu zannımın doğru olmadığını keşfediyorum.

Elimde tuttuğum kitap; şiirli bir ûsluplu deneme. Kimilerine göre 'mensur şiir". A.Rahim Balcıoğlu'nun ifadesiyle: "Murat Başaran'ın denemeleri şiir değil ama, nesri aşan bir güzellikte..."
Kesinlikle.
O güzellikten payıma düşenlerden bahsedeyim biraz sizlere muhterem kârilerim.
İstanbul'a dair;

"Dinlenmek...
Sende yorulan, senin heybetli camilerinden birinin buz gibi sütunlarına başını koyarak, beyninin ateşini söndürebilir.
Sende yıpranan, asırlık bir caminin yarı aydınlık karanlığında huzura kavuşabilir.
Sende kirlenen, boğazın billur sularında,sende daralan, çiçekli tepelerin derinliğinde rahatlayabilir."

İstanbul'da üniversite okuyan...
İstanbul'un hayranı, ecdadının sevdalısı, ruhunun harcını maneviyat ile karan bir delikanlı hayal edin. İşte o Murat Başaran.

"Sen bir basamaksın zaman! İşte üstüne basıyorum. Ötelerde senin yorgunluğun yok... Sen yoksun..."dedim.
Cevap veremedi...
Bir defa bin ümidin birbirine bağlayıp koydum alnımı secdeye...
Bu kadar.
...

"Peki sen neyi biliyorsun...?"
Bilmediğimi biliyorum.

İşte o altı kalın puntolu kalemimle çizili müstesna dizeler:
"Güzelliği fiziki estetik olarak tarif eden; beyinleri calışamamaktan paslanmış madeni zavallılar beni anlayamazlar. 
Ah güzel!..
Ah sevgili!..
Seni , sevgiliye götürecek sevgili olarak tanıyıp bildiğimden beri perisanım.''

Yağmurda, yağmurla konuşanların anlayacaklarından;
''Bu damlalar bilmenin rahatlığı, varmanın huzurunu, çözmenin rehavetini hatırlatıyor bana.
Bu yağmura muhtacım...
Gözlerimi kapadım. Islak bir sıraya oturmuş düşünüyorum. Hayalimdeki odada yanağıma konan, ilk damlayla konuşuyorum...
"-Sen bizi çok seviyorsun. Biliyorum. Ama unutma ki ben, bir başka zaman sağanak olarak da gelebilirim. Hepimiz yağmuruz nihayetinde...
-İnsanlar gibi. Bizim de içimizde sesi soluğu cikmayanlar, herşeye gürleyenler var. Ama ben, o her fırsatta bağırıp çağıranları sevmiyorum.
-Haklısın. Yalnız sağanağın bir suçu yok ki. Hem düşündün mü hiç? Niye sağanak, niye gök gürültüsü ve bazen de niye bizim gibi, sessiz sedasız yağmur damlası. Veya niye arasıra kar?..
-Bilmiyorum. Karmakarışık renklerin arasında çektiğim sıkıntıya, bu sakin gelişiniz benim icin ilaç gibi. Seviyorum üstüme yağmanızı. Seviyorum beni ıslatmanızı. Niye sağanak niye kar?.. Sorma bunu bana. Iyi değilim. 
-Hepimiz aynıyız. Hepimizi sev. Yine geleceğim.''
Estetiğin köşeli kabalık ve gürültülü kalabalıklara esir olduğu böyle bir ortamda yağmur damlalarına içlenebilmek ve metropolün tanıdığı düşünce derinliğini ihlâl etmek... Bu diğer insanlardan ayrılmaya yeterdi elbette.
 
Kitabın ortalarına doğru anarşik duyguları artıyor yazarın. Şöyle sesleniyor;
"İslamiyet'i kurtarmayı bırakın. Islamiyet'le kurtulmaya çalışın."
İşte yolunu şaşırmış kendini arayan insana en güzel mesaj.

Evet... Vazifelerimiz var...
Üstelik kimse bizden ölmemizi beklemiyor...
Ama...
Ölümün, yanında 'kurtuluş' kaldığı büyük azaplara davetliyiz. Bu azaplar ki, yanmasını bilenler için sefadır...''
 Belîî.

''Ne varsa güzelden yana, o aşkın rüzgarından nasibini almıştır elbet...Ötesi mümkün değil ki güzel olmak için.''

Kitabın bazı yerlerini okurken yazarı ''fikir eşkiyası'' olarak tanımlıyorum zihnimde. 
Muammer Erkul'un dediği gibi;
''Kimsin aslanım sen, belinde pala?..
Kimsin bir silkinişte bataklığı yırtan deliyiğit?
Hey gidi hey ...Bir omuz ver bana ...Veya benden omuz al. Işık orada, nur orda. Gel beraber tütelim.
Keşke herkes duyabilse kokusunu Murat'ın.''

''Yoldu hayal; lakin yolların sonu yok;
Dosttu geceler; lakin gündüzler peşimi bırakmıyor...
İsyandı uyanan; lakin mevsim bahar takatim yok.
Ve sonra...
Bir mektup,
Bir çağrı...
Ansızın elime tutuşturulan.
Ufuk beni çağırıyor.
Takatim yok dedim ama, gitmemek olmaz.
Hep bulutlara dokunmayı hayal ettim.
Ve güneş doğarken, yeni yeni uyanan bir beyaz lalenin yaprağındaki çiğ damlasını öpmeyi...
Gönlümün ulaştığı bulutlara ellerim ulaşamazdı ki?..
Dudaklarımın çiğ damlasının kâtili olacağını düşünüp, hayata kahretme iş mi?..
Gökkuşağına tırmanılır mı hiç?
Yağmur olmayı becerebildim mi ki, gökkuşağına kızıyorum?  
Bir çığlığım ben;
Aşkı soluyan gönüllerde...
Ve yorgun...'' 

Bazı satırlarda öylesine kendimi buldum ki ...

''Sonbahar yapraklarının dökülüşü, duygusal çıkmazların sürüklediği nostaljik yaklaşımların ötesinde kapılar açar bana.''
Renkler değişiyor...''rengarenk''in armonisinden sarının hükümranlığına geçiş....Tabiatın, o mahzun renge kendini bırakıvermesi...
Sıcak duygular, yerini daha ''aklı başında''daha olgun hissedişlere terkediyor.'' 

Bu olgun hissedişlerle ise şöyle devam ediyor yazar;
''Dünya bir gölge, sen bir gölgesin...Asılları bul...
Sen bir zerresin...Kainat'a nispetle fiziki varlığın sıfıra yakın. Ama bünyende varolan kalp, seni yaratanın sığdığı yerdir...''
...
''Ve O'nun ismini söyleyince, zamanın ötesinde bir zamanı, mekânın ötesinde bir mekânı, mevsimlerin ötesinde bir mevsimi yakalıyorum...''
Allah...

''...
Ya kafanın guruldaması?
Kalbin acıkması?
Ruh, mide gibi kalender değil...Bir simide denk ucuzluklarla doymuyor...İşte mesele..
Hakikati görmek yetmiyordu.
Bakmak, görmek ve seyretmek.
Hakikatlerin seyirciliği.
Martıyı geçmek lazımdı.
Ve insana ulaşmak....''

''İnsanın, insan tarifini, kendini baz alarak yapması, Darwin gibi gerizekalıları meşhur edecek kadar orjinal fakat berbat teorilerin ortaya çıkmasına sebep olmuş'' 
(Bir bilim adamı olarak elbetteki teorinin içerisindeki varyasyon ve adaptasyon gibi doğruluğundan şüphe edilmeyen noktaları es geçmiyor ve yazar gibi berbat bulmuyorum ancak girizgaha vuruluyorum.)

''Gönül zindanımda kilitli o hırs, sevinç, ümit, hasret ve gerçek bile bu dünya için değil.
Bu dünya için, öbür dünyadan bahsedecek dost arıyorum....
Gönül dostları...
Haykıracağım:
''inan ki özledim!...''
Birine, gönlümdeki bütün tereddütleri kovarak küya sıcaklığıyla ''Dostum...'' diyebilmeyi...
Ve ağlamayı...
Özledim...
Belki baharı bile...
Lakin...
Diyemiyorum...''

Ben anlatmaya muhtacım anlayan olmasa da olur....