3 Ocak 2013 Perşembe

Doğudan Uzakta-Amin Maalouf



Doğudan uzakta…
YKY dan çıkan Amin Maalouf’un son romanı…
Amin Maalouf bilindiği üzere Lübnan asıllı Fransız vatandaşı bir yazar… Bir çok kitabında doğu kültüründen esameler görürsünüz. Bedeni Fransada olsada aklının bir köşelerinde hep doğu seyreder….
Doğudan Uzakta da aynen bu tezin devamında gelişen bir eser…

Kitabın çeivirisi Ali Berktay’a ait. Çeviri kitaplarda hissedilen o budanmışlık duygusu Doğudan Uzak’tada da mevcut maalesef.

Doğudan Uzakta tam bir araf haliliğin kitabı. Arafta olmanın acziyetini bu fakir okurken oldukça hissetti.
Savaştan dolayı memleketlerini terk eden,terk etmeyen-terkedemeyen insanların hikayelerini anlatıyor roman.
İçimde bir yerlere dokunuyor bu konu…
Gitmek ve gidememek işte tüm mesele buydu zannediyorum…
Tüm geri kalmış ülkelerin gençlerinin yaşadığı o çetrefilli halet-i ruhiye…
Oktay Sinanoğlu'nun hayatını okurken kızmıştım kendisine, çünkü küçüktüm. Nasıl gider demiştim. Gitmemeliler vatana millete hizmet etmeliler diye iç geçirmiştim. Ozamanlar üniversite hayatını bile bilmiyorum oysa...
Sonra gitmek istiyorum. Bir dakika bile durmadan bu memleketten…öyle bilenmişim… bu iki zıt düşünce arasında sadece 4 sene var… evet bu topraklarda savaş yok(çok şükür) ancak olan durumlar ,baskılar, şartlar gençleri bu hale getiriyor…
Kıymetinizi burada bilen olmayacak okadar emin oluyorsunuz bundan.
Sonra kıymetinizi bileceğini söyleyen bir yurt dışı bursu kazanıyorsunuz. Bu seferde gidemiyorsunuz…
Bir yandan buraları bir ömür terk edemeyeceğiniz gerçeği, sevgisi…
Böyle bir yaman çelişki bu memleketin gençliği…

Aynı şey roman kahramanları üzerinde seyrediyor. Gidene kızılamıyor ;kendi cephesinden haklı. Kalana da kirlendiği için kızamıyorsunuz. Kirlenmeden, bozulmadan bir kesime yandaşlık yapmadan ülkenizde tutunma şansınız kalmıyor.Hele ki savaş ortamında. Böyle hikayelerde gezinirken kendi gidişleriniz, gelişlerinize uzanıyorsunuz…
…Derken kitap devam ediyor :) ve şöyle dile geliyor :
Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin,baskıya,ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sende onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. Ne toprağa bağlılık, ne bayrağa saygı. Başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi hatta hayatını bile feda edersin; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. İster doğduğun ülke,ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. Yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben de başka bir anayasa tanımıyorum.

Yaklaştığı pencereler bir çok noktada objektif yazarın ancak doğuya bakışıyla fakirinki örtüşmediği için sürekli hemfikir kalamıyoruz. Çünkü vicdanlarımız farklı.Ayrılığımızın sebebi ise ben doğuya Müslüman olarak bakarken yazar dinsizlik ile Hristiyanlık arası bir pencereden bakıyor.
Ve bakışındaki hali(tarafı değil) çok beğendiğim şu sözlerle resmetmeye çalışıyor :
Gözlerini sahte bir dehşet ifadesiyle açıp, ‘’Yoksa beni yargılıyor musunuz?’’diyen insanlara çok kızarım. Tabii ki yargılıyorum sizi, hemde durmadan yargılıyorum. Vicdanı olan her varlık yargılama yükümlülüğüne sahiptir. Ama benim verdiğim hükümler ‘sanıkların’ varoluşunu etkilemiyor.Takdir ediyorum veya takdirimi geri çekiyorum, nezaket ayarı yapıyorum, ek kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar dostluğumu askıya alıyorum, uzaklaşıyorum, yakınlaşıyorum, yüz çeviriyorum, cezayı tecil ediyorum, her şeyin üstünden sünger geçiyorum- veya öyleymiş gibi yapıyorum. Muhataplarımın çoğu bunların farkına bile varmıyorlar.Hepimizin hepimize yaptığı o muhasabeyi ne güzel dile getirmiş Amin Maalouf.

Kitabı beğendim desem diyemiyorum, beğenmedim desem değil… bu hal üzere devam ediyorum…

Doğudan Uzakta kitabı başlarda bana o denli doğudan gerçekten uzak gibi geldi ki, bir utancımı sizlerle paylaşmak isterim muhterem kârilerim. Karakterlerden tutunda yaşananların bir çoğunu bildiğim, gördüğüm doğuya yakıştıramadığım için romandaki baş kahramanın adı olan Adam’i (İngilizce'deki) Edım telaffuzunda okudum.(kitabın ortalarına dek) Meğer bizim Adem imiş ismi :) bunda kendi payım kadar yazarında payının olduğunu düşünmekte haksız mıyım efendim ?

Emin olamadığım nokta ise kitabın baş kahramanı yani Adam; yazar mı? Yoksa yazarın Adam'den kastı doğu kökenli Avrupalıların geldiği hal mi ?(Bunu hakikaten merak ediyorum.)
Yazar’ın baş kahramanının doğuya bakarken artık  doğu asıllı değil de Avrupalı bir zihniyete sahip olduğu kanaatine varabiliyorsunuz. Bu nedenle de romanın kahramanlarından biri olan Nidal, Adam'e şu muhteşem tespiti kanıt olarak sunuyor:
Batı’da bizden kaynaklanan her şeye düşmanca bakıldığını görmek istemiyorsun. Alkol bağımlılığının tolumsal bir musibet olduğu konusunda herkes fikir birliği içerisinde,ama İslam alkolü kınadığı anda içki hemen bireysel özgürlük simgesi konumuna yükseltiliyor. Senin gibi insanlar için bile böyle.
Ve bu cevap Adam’i  ‘’Bu kadar uzun zamandır Fransa’da yaşayan bir Hristiyan Arap olarak ben hangi taraftanım? İslam'ın mı yanındayım, Batı’nın mı?’’  sorgusuna vardırıyor.

Amin Maalouf kitabın bir çok yerinde fakiri durup,düşünmeye, yorumlamaya sevk etti. Bu sebeple kitaptan istifade etmedim desem hakka girmiş olurum. Roman oldukça akıcı bir  üsluba sahip olmasının yanında mesajlar öyle  ince ince yerlerde gizliydi ki.. Okuyucunun gözüne sokmak istememiş adeta yazar…

Mesela tek bir cümle ile beni tefekküre daldıran işte o satır  muhterem kâriler :
Toplum yasaları yerçekimi yasalarına benzemez,insan genellikle aşağı değil yukarı doğru düşer. Heyhat! her okuyuşumda başka başka manalara gömülüyorum sanki… Toplumda yükselmeye başladığın ana dikkat et diyor romanındaki kahramana yazar… hitap ettiği kişi ise bir devlet bakanı!

(Bir dip not şeklinde belirtmeliyim ki : Yine yazarın tespitinin doğruluğuna kâni olduğum bir mevzu daha var . Evlilik öncesi ve sonrasında bireylerin değişiminden bahsetmiş bir yerde. Ve bu değişimin erkeklerde çok daha belirgin olduğunu ispatlamış adeta…)(ayrıntıları için kitabı okuyabilirsiniz)

Çok dinli bir roman Doğudan Uzakta; Yahudisi,Hristiyanı,dinsizi,Müslümanı,kesişi…aynı o coğrafyanın mozaiği gibi. Vermek istediği mesaj da çok net yazarın ; biz birbirimizle hoşgörülerimiz sayesinde yaşayabilen insanlardık…Batının yapamadığını yapabilen insanlardık, bir zamanlar. Evet bugün onlar bu mirası bizden alıp uygulayıp demokrat, özgür insanlar olurken bizler bağnaz,birbirini öteleyen insanlar olduk.
 

Ne kadar doğuda yaşayan, o kültürü bilen insanlar da olsalar gayri Müslimlerin Müslümanları doğru anlayabilme ihtimali yok zan ediyorum. Eğer doğru anlasalardı; doğru çemberine müdahil olurlardı öyle değil mi? Kitabı okurken yazarla doğu ve batı olarak ayrıldığımız nokta kahramanlarından birinin Müslümanlığa bakış noktası. Kadınların elini sıkmayan birini, hastalık derecesinde muhafazakar,Kızıl Kemerden daha radikal ve bir talibandan daha gerici olarak tanımlıyor. Ve sükut-u hayale uğruyorum… zihnindeki bu görüntüden ötürü..
Söylemde ve davranışta ise hepimizin olması gerektiği konumda ve nezaketde ; ‘’ne dediği anlaşılıyorsa,başkalarının da konuşmasına izin verebiliyorsa, ben onu dinlemek, sonra da yanıtlamak isterim.’’ O biraz önce kadınların elini tutmayan kişiye karşı davranışı bu şekilde. Şu zamanda bir çok insanın dahi yapamadığı şekilde…


Ve yine ayrıldığımız bir nokta mevcut kitapta. Kesiş olma kararı alan arkadaşına kırgınlığını şu sözlerle ifade ediyor Ramiz : ‘’ bana diyorlar ki, onu affet çünkü bunu inancından ötürü yaptı. Bir insana Tanrı’ya yaklaşabilmek için en yakın,en samimi arkadaşlarını terk etmesini bildiren bu inanç da neyin nesiymiş böyle? Yani Tanrı orada,dağda var da ,şantiyelere,ofislere uğramıyor mu? İnsan Tanrı’ya inanıyorsa,onun her yerde olduğuna iman etmek zorundadır.’’  Bu sözleri söyleyen Ramiz ise Müslüman…diyebilirsiniz ki evet Allah heryerde değil mi neden kızıyorsun. Amenna ve saddakna elbette ki Allah celle şanuhu her yerdedir . Ancak yine O Allah’a ulaşmak dilersen; değil en yakın en samimi arkadaştan, anadan babadan,evlattan dahi geçmeden varılamıyor o sevgiliye… ve Tanrı elbette şantiyede,ofiste  fakat en fazla ; dağa onun için çıkmış kulunun gönlünde… bakınız büyük Allah dostlarının hayatlarına onları büyük kılan uzlet hallerinde edindikleridir. Uzlet insana gereklidir. Ve uzlette Allah ile daha çok beraber olur insanoğlu…zira bu yalnız fakirin kanaati değil buyurun Kef suresi 16. Ayeti şöyle : ‘’Onları ve tapmakta olduklarını terk ediniz.”  Onları terk ettiğimiz zaman riyayı terk ederiz. ‘Desinler’i ter ederiz. Bu da Allah’a yaklaşmada nefsin hastalıklarının birinin tedavisi olur. Ki bu sebepledir sanıyorum namazda insanlar arasındaysak secdede 3 defa subhane rabbiyel âlâ derken yalnız başımıza kıldığımızda tavsiye edilen 7 ila 11 e çıkıyor. Sebebi ; riya dan sakınma…
Hasılı dilerdim ki Müslüman olan Ramiz böyle bir cümle kullanmasın…

Adam, kesiş olan arkadaşına neden kesişlik diye sorduğunda bugün ki mü’min Müslümanların cevaplarını aratmayacak denli ince bir cevap takılı kalıyor dimağıma :
Benim içimde değişen dinsel inançlarım değil, onlardan çıkardığım sonuçlar oldu. Bana çocukluğumdan beri ‘hiç çalmayacaksın’ diye öğretmişlerdi ve gerçekten de hiçbir şey aşırmadım, elimi kasaya atmadım,faturalarımda hiç hile yapmadım, bana ait olmayan bir şeyi sahiplenmedim. Kağıt üzerinde vicdanım rahat edebilirdi. Ama Tanrı buyruğunu bu kadar asgari düzeyde ele almak bana bugün saçma ve alçakça geliyor. Yani Tanrı’yı hoşnut etmenin takvadan geçtiğini belirtiyor bir nevi…Herkesin inancı kendisine benziyor…

Ve bir diğer rahatsız olduğum nokta; kendilerinin içtiği şaraba, sufilerin içkisi olan şarap dediğinde, bu mecazi bilip bilmediğine dair şüpheye düştüm. Ve hala da doğru bildiği konusunda emin değilim…

Ayrıca o coğrafyayı bilen bir insan olarak Filistin-İsrail durumuna da bakışı da oldukça objektif yazarın…salt siyasi perspektif kullanmıyor Amin Maalouf, psikolojik ve sosyolojik açıları da gösteriyor. Arap- Yahudi ilişkilerindeki anlatımda bunu görebilirsiniz.
  
Tüm bunlardan mütevellit kitabın derin bir entellektüelite taşımadığı zannedilmesin acizane yorumlarımdan.  Keza öyle bir kör nokta tasviri var ki yazarın sanırım bu fakirin doğuya bakışının bir yerlerinde kör nokta var diye  geçiriyorum aklımdan. Her çağın kendi kör noktaları vardır diyor yazar. Gerçekliğin göremediğimiz yönleri var ve kaçınılmaz bir şekilde birkaç yıl içinde her birimiz şöyle diyeceğiz ‘ ben bunu nasıl göremedim’ bende sizden kendinizi geleceğe taşımanızı ve bugün görülmesi çok güç olsa da otuz yıl içinde en basit gerçeklerden biri haline gelecek bir ‘kör nokta’dan söz etmenizi istiyorum diyor.

Kitap tanıtımımı kitabın son sahifelerindeki fakire göre en anlamlı cümle ile tamamlayayım muhterem kârilerim, şöyle diyor yazar :
Aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse,  aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.




2 Ocak 2013 Çarşamba

Bidâyetü'l-Hidâye(müslümanca bir hayat)- İmam Gazali



Bidayetü’l –Hidaye yani Müslümanca Bir Hayat. İmam Gazali kütüphanesi başlığı altında çıkarılan Semerkand yayıncılığa ait bir kitap.

Bidayetü’l-Hidaye’nin  hidayetin en başındaki kişiyi muhatap aldığını belirtiyor İmam Gazali hazretleri. Hakikaten de öyle. Çok soft bir kitap; müslümanca bir hayat. Belki de bir çoğumuzun bildiği şeyler anlatılmış kitapta.  Uyku adabından camiye girme adabına, namaz adabından adab-ı muaşeret kurallarına kadar bir müslümanın hayatını baz almış eser. Ancak bir ilmihal kitabı zannedilmesin Bidayetü’l Hidaye. Çünkü bir ilmihal kitabı kadar ayrıntılı ve spesifik değil zira. Çok daha yüzeysel veya başlık halinde...

Bir çırpıda okunacak, genel tekrar yapılacak, kütüphanenizde bulunarak yeni hidayet bulmuş birine armağan edilebilecek bir kitap olan Bidâyetü’l-Hidaye kitabından alıntıladıklarıma gelince; 


…yalnız Allah’ın rızasını ve ahret yurdunu kazanma niyeti ile(inşallah) ilim öğrenmeyi arzulaman, nafile ibadet yapmandan daha faziletlidir. Biiznillah… bunu duymaya bazı zamanlar öyle çok ihtiyacı oluyor ki insanın. İlmiyle amel edebilenlerden olmadıkça ilim tahsil ettirmesin Mevla. Amin…

Bu sebeple de ‘’ ilim öğrenmenin nafile ibadetten faziletli olması niyetin halis olmasına bağlıdır’’ diye devam ediyor…



Bir kul Allah’a karşı 3 hâletten biri üzere olurmuş:

    1-    Farzları yerine getirip,Allah’a(c.c) isyan etmemekle günahlardan salim olur. Bu selamette olanların halidir.

   2-    Sünnetleri hayatında yaşayıp nafile ibadetlerle Allah’a(c.c) yaklaşmaya çalışır. Bu da kazançlı olanların halidir.

  3-    Farzları yerine getirme hususunda tembellik yapar. Bu hal ise hüsrana uğrayanların halidir.

Ve yine bir kul insanlara karşı 3 mertebeden biri üzere olurmuş:

  1-    İnsanlara yardım ederek onların ihtiyaçlarını gidermeye ve kalplerini sevindirmeye çalışır. Bu, iyilik yapan itaatkâr ve sadık meleklerin mertebesidir.

  2-    İnsanlara ne hayrı ne de şerri dokunur. Bu da hayvanların ve cansız varlıkların mertebesidir.

  3-    Kendisinden insanlara yönelik bir hayır beklenmez, bilakis şerrinden korkulur. Bu mertebe de yılanlar, akrepler ve vahşi hayvanların mertebesidir.


Bir benzetme yapıyor İmam Gazali(k.s) kaylûle uykusu ile ilgili, oldukça çarpıcı :

‘’Teheccüd namazına kalkmaksızın kaylûle yapmak, gündüz oruç tutmaksızın sahur yemeği yemeye benzer.’’


Uyku adabında yeni öğrendiğim bir hadis hemde Buhari kaynaklı, derhal vasiyetimi yazmama neden oluyor. :)

‘’Hakkında vasiyette bulunmak istediği bir şeyi olan bir müslümanın vasiyeti yanında yazılı bulunmaksızın iki gece geçirmesi hak değildir.’’ !

İmam Gazali hazretleri Fatiha suresinin sonunda ki ‘’veleddâllin’’ kelimesinin ‘’velezzâllin’’ şeklinde okunmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Ve sonunda ‘’âmin’’ derken ‘’veleddâllin’’ ile birleştirmememiz hususunda uyarıyor.

Ve sabah namazlarında Fatiha’dan sonra Hucurat suresinden ,Burûc suresinin sonuna kadar olan surelerden, öğle ikindi ve yatsı namazlarında Târık suresinden Beyyine suresinin sonuna kadar olan surelerden, akşam namazında da Zilzâl suresinden Nâs suresinin sonuna kadar olan surelerden  okumanın sünnet olduğunu belirtiyor.


Genellikle ramazan aylarında mevzu bahis olan imamların teravih namazını hızlı veya yavaş kıldırması bir tartışmadır ki gider. İmam Gazali(k.s) de tarafını hadis ile aşikar ediyor : namazı, cemaate bıkkınlık vermeyecek şekilde(kısa sureler okuyarak) kıldırmalı diyerek ekliyor Enes(r.a) Râsulullah’ın arkasında kıldığı namazı şöyle anlatır : Hiç kimsenin peşinde Resûlullah’ın peşinde kıldığım namazdan daha tam ve hafif bir namaz kılmadım.(Buhari)


Kendine, içine bakmayan insanların yaptığı kadar kimsenin gıybet yapmadığını sizde gördünüz mü? Ben gördüm.İmam Gazali hazretleri de kişi kendine, açıktan veya gizliden olan günahlarına bir baksa, hele bir baksa başkasının gıybetini yapmaya vakit bulamaz diyor. Heyhat!


Hani oluyor karşılaşıyoruz boş insanlarla. Ya Rabbi ne günah işledim de bu insanı başıma gönderdin dediğimiz halleri hepimiz yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. İşte o zaman şu ayet-i kerimeye yaraşın diye öğütlendim kitap tarafından :

Faydasız ve boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerden ol.(Furkan 25/72)


Son olarak yine bir ayet ile öğütlendiğim husus ; anne babamıza dua ederken şu ayetteki gibi dua etmemiz ne de tatlı :

Rabbim ! küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara(öyle)rahmet et (İsra17/24)


Bir sonraki İmam Gazali kitabımız olacak olan İhya ‘da buluşmak üzere…

1 Ocak 2013 Salı

Bir Ruh Macerası-Ayşe Şasa




Ayşe Şasa hanımefendi ile tanıştırırken babam beni, kulağıma eğilip şöyle demişti :

‘’Bu hanım hasta bir hanımdı kızım. Ve tasavvuf ile kendini iyi etti.’’ O zamanlar tasavvufun kelime manasını dahi bilmesemde onun her şeyi yapabileceğine inanmıştım. Ayşe Şasa’ya gözlerimi açıp iyice bakmıştım. Sonra babama ‘’Nesi varmış ki?’’ diye sorduğumda. ‘’Ruhsal bir hastalık olan; şizofreni’’ demişti. Şizofreninin ne demek olduğunu seneler sonra öğrenecektim. Yine bizzat kendisinden ‘Delilik Ükemden Notlar’’ kitabından…

O gün bugündür başkadır Ayşe Şasa gönlümde...başlı başına ibretliktir. İnceleme konusudur. Dizinin dibine öğrenmek için oturulandır. Nice senelerdir özlenendir…


Elime artık beğeneceğime emin olduğum kitaplardan birini alma vaktim geldi. Hiç şaşmadan Bir Ruh Macerası’na uzanıyorum. Doyamadan okuyacağımdan şüphem dahi yok…


Adından da anlaşılacağı üzere Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa hanımefendinin hayatını anlatan bir röportaj kitap. Çok zorlanmış o zamanları anlatırken, öyle belli ki… Bir yanı endişeli, bu kadar zor bi hastalığı yenmişken; kendini tekrar o kopmak istediği geçmişine bağlayacağı için.


Tanımayanlar için kısaca Ayşe Şasa’dan bahsedelim. Kendisi Rauf Orbay’ın yeğeni.Ve sosyetenin Çerkes bir ailesinin ilk evladı. Göçmenliğin verdiği korkular ile o zamanın zenginlik ile şöhret birleşiminden Ayşe Şasa’nın ailesi gibi bir aile tezahür ediyor. Gerçekten zamanının en meşhur magazin ailelerinden biri…Dergilerden okuduğunuzda ne mutlu dediğiniz ailelerin evlatlarından birinin hikayesi bu kitap.


Çocukluğundan başlıyor Ayşe Şasa anlatmaya şimdisine kadar… bir öğretmen-eğitmen olarak payıma düşenler oldukça kıymetliydi. Çünkü Ayşe Şasa Alman,Yahudi mürebbiyelerin elinde büyümüş, kolejlerde okumuş, günümüz çağdaş ailelerinin batıya dönük eğitiminde bir çocuğun heba oluşunun hikayesi. Hatta kendi sözleriyle nakledelim durumu : ’’Dünyada bir çocuğa yapılmaması gereken,ne kadar pedogojik hata varsa hepsi üzerimizde denendi; adeta neyin yapılmaması konusunda misaller mecmuası…’’  buna benzer o kadar cümlesi var ki içimin acıdığını hissettiğim… sinirlendiğim…

Anadilimden önce dadıdilimi öğredim diyor Ayşe Şasa… batılılaşmaktan anladığımız bu mudur ?

Sera bitkisi yetiştirmeye benzetiyor kendi yetişmesini ve batıya dönük, özenti ailelerin ahvallerini. Ne doğru bir tespit. Sonra şöyle devam ediyor yazar;  bilinç düzeyinde olmuyor hiçbir özentiliğimiz diyor. Örnek olarak ; Gott ile Allah kelimelerinin bağdaştırılmasını veriyor. Eğer bir yaratıcıdan bahsedecekseniz Allah diyeceksiniz diyor Gott değil… ama eğer öğretmek istersen, yabancı dildeki Gott’ın manasını da öğret diyor. Yani bilinç kat diyor. Kendisinin Allah kelimesinden önce Gott kelimesini öğrenmesinin ,bu analizi etmesinde büyük etkisi var. Ardından devam ediyor,’’Görgü nedir?’’diye soruyor. Ve açıklıyor:

‘’Görgü bir nakil işidir. Sen geçmişten aldığın bir şeyi geleceğe devredersin. Böyle bir devir yok. Çocuklarına bale dersi,piyano dersi aldırıyorlar,yabancı dil öğretiyorlar. Ziyafet hangi çatal hangi bıçakla yemek yeneceğini öğretiyorlar.’’bonjur, bonsuvar’’demeyi öğretiyorlar. Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok. Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum. İşte bütün bu batılılaşma modasının trajik bir maraz olarak ortalığı kemirdiği bir döneme denk düşüyor benim çocukluğum. Tam bir değer keşmekeşi içersindeyiz…’’


Çocuklarınızı  koleje göndermeyin derken velilerime, kastım tam olarak Ayşe Şasa’nın yaşadığı oluyor. Hümanitiese  adı altında insanın ilahlık kısmı öne çıkartılıyor.İnsandan gayrı ne örf ne adet ne din hiç biri önemli olamıyor. Buna inanan bir bireyin, toplum ile ne kadar bağı kalabilir?

Böyle bir ortamda yetişmiş birisi olarak şu itirafı çok doğru Ayşe Şasa hanımefendi’nin :

‘’Türkiye’de yaşayan ehli dünya(ve ehli insan) insanlar, dindar kardeşlerine karşı ne kadar negatif, paranoid şeyler geliştirmişler’’


Kitapta Mustafa Kutlu’nun bir cümlesini alıntılamış yazar. Cümle de kendimi buluyorum adeta. Şöyle demiş Mustafa hoca:

Bende adalet fikri o kadar kuvvetliydi ki az kalsın sosyalizme kaptıracaktım kendimi!  :)




Ayşe Şasa'nın Mutasavvıf bakışından;
Yazar mürşidini bulunca: ‘’tasavvufla tanışınca,bir mürşidin huzuruna boş heybeyle gitmek gerektiğini öğrendim.’’ diyor.



Evliyaullah için nüzul olmuş bir ayet olan ‘’onlar için ne keder ne korku vardır’’ kelâmını sofilerin delilikleri(avamın hitabetiyle) üzerine yorumluyor sanki  ‘’biz evliya değiliz ama evliyanın huzurunda bulunmak,eteğine yapışmak bizi korku ve kederden azat edebiliyor.’’

Çok güzel bir kelime ekledim hazineme kitap sayesinde;  Sekinet… kaynak olarak ise Kuran-ı Kerimi gösteriyor Ayşe Şasa hanımefendim.  ‘’ bir afet ve felaket halinde verilen olağanüstü bir moral anestezi, tam bir sükûnet hali’’  sekinet…  sekinet….


Bunlara ek olarak iki tane okumam gereken kitap notu ekledim ajandama. Bunlardan ilki ‘’Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’’  ve ikincisi ‘’İsmet Özel’den Waldo Sen Neden Burada Değilsin’’.

Fakirin payına düşenleri baz alarak, okunası bir kitap olduğunu düşünenlere selam olsun...

Midak Sokağı-Necib Mahfuz




Elimde, sahifelerini çevirdikçe kitap kokusu(fazlası değil) gelen bir 1988 kitabı…

Midak Sokağı,Necib Mahfuz’a Nobel ödülü getiren eseri.
Necip Mahfuz, Orhan Pamuk’a kadar doğunun tek Nobel ödüllü yazarıymış…
Doğunun yazarına neden Nobel Ödülü verilir?!
Memleketini nasıl yerdiyse,insanlarını nasıl eleştirdiyse o denli Avrupalı olduğu için verilir.
(‘Nobel Ödülü alan edebiyat eserlerinden hangi gün hayır gördüm ki.’ Şeklinde gelişen tezim yine çürümedi.)

Midak Sokağı’da tam böyle bir eser. Midak Sokağı Türkçe de Ara Sokak demek. Kahire’deki bir ara sokağı anlatıyor roman. Sokakta neler yok ki…sokaktaki insanların pisliği,ahlaksızlığı,İslam'dan uzak halleri ile Müslüman oluşları vs vs… daha şimdiden okurken içiniz daraldı diğmi muhterem kâriler…315 sahifeyi bu şekilde okudum inanın. Hatta bir sabah öğrencilerim ‘’hocam bugün mutlusunuz siz’’ dediklerinde o gün kitabın kapağını açmadım,açamadım :) mutlu olduğunuz bir gün okuyabilceğiniz bir kitap değil zira…
Midak Sokağı’nın türlü türlü karakterleri mevcut; tatlıcı Kâmil amca, berber Abbas,iş adamı Selim Elvan,Rıdvan Hüseyni bey ve daha bir çoğu… Midak Sokağı’nda kötü yola düşen Hamide’den  tutunda  farklı tercihlere sahip kahveci Kirşa Efendi’ye kadar ,yok yok… bunca sapkınlıkları yazarak Arap edebiyatının öncüsü,tanıtıcısı mı oldu şimdi yazar?
Fatih Çıtlak hocanın ecdad için dediği çok güzel bir şey var  ‘’O kadar da tarafsız olamayız.Ben dedem Fatih Sultanı eleştiremem ben ona objektif bakamam, onunla övünürüm,ben ona sahip çıkarım,ben onun Fatih’liğini bilirim’’diyor. Ve dürüstçe devam ediyor.’’ Bu hal eksiksiz,hatasız diye değil. Yanlışını eksiğini başkası (yabanc)ı bulsun’’ diyor. Çok haklı… Eyvallah böyle de olmasın yazar. Objektifliğe,tarfsızlığada razıydım ancak romanda ciddi bir taraf var ve bu taraf objektiflikten ziyade halkının sadece nasıl kötü meziyetlere,özenmelere sahip olduğunu anlatıyor….haliyle kitapta iç karartıcı tablodan başka fazla bir şey de kalmıyor…bir romanın ibretlik olması ile pesimistik olması arasında çok ciddi bir fark var. 

Altı çizili tek bir cümlem dahi yok size aktarabileceğim. Tek diyebileceğim ben kurban oldum siz kurban olmayın muhterem kârilerim…
Okuduğum son 3 kitaptır bir kurbanlık hali…neticesinde anladım ki bu tarz klasikleri okumak için yaş olarak biraz geç kalmışım. Bu saatten sonra alınacak fazla bir şey kalmamış demek istemiyorum fakat tecrübe ediyorum ki gerçekten kalmamış.Onca bilgi eksiğimiz varken,okunması gereken o kadar eser varken; kul olmasa da kitap hakkına girmiş gibi hissediyorum kendimi. Bildiğimiz yolların bilmek dilediğimiz onca taşı varken neden saparız ki?..

29 Aralık 2012 Cumartesi

Benim Üniversitelerim- Gorki






Maksim Gorki…

Rus edebiyatının Tolstoy’dan sonra bana en samimi gelen yazarı...
Asıl adı Maksimoviç Peşkov. Gorki; lakabı. Manası ise ; acınası, zavallı…
Çok trajik bir hikayesi var bildiğiniz üzere Gorki’nin  muhterem kârilerim… babası öldükten sonra dedesinin yanında bir sığıntı gibi yaşamaya başlıyor ve 10 yaşında ekmeğini kazanmak zorunda kalıyor. Bu da onu müthiş bir gözlemci yapıyor genç yaşında. Okuduğu her şey ona Hristiyanlık ve yardımseverlik fikirleriyle şefkat ve merhamet aşılarken, real dünyada olup bitenler, hiç de şefkat ve merhamet içermez Gorki'ye göre. Ne haklı…
Bu sebeple çok küçük yaşlarından itibaren kendisine kitaplarla bir dünya örmüş. Benim Üniversitelerim'in de bir çok noktasında okuduğu kitapların etkisini görebiliyoruz Maksim Gorki'de.

Benim Üniversitelerim kitabı; yazarın hayatına girmiş, çıkmış, iz bırakmış insanları anlatan, bir roman tadında akan otobiyografi diyebiliriz. Kitabın ismi oldukça manidar bu ismi koymasındaki neden ; tanıdığı her insanı kendine yeni şeyler öğreten bir üniversite olarak görmesinden kaynaklı…

Ne yazık ki beğendiğim bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu fakire oldukça yavan geldi üstelik. Kitabı alırken acaba hangi üniversite değerindeki insanları anlatmıştır, tanıtmıştır umuduyla almıştım. Fakat hiç de umduğum gibi çıkmadı…
Bundan mütevellit nacizane altı çizili satırlarımı nakledip, okuma veyahut okumama kararını sizlere bırakıyorum muhterem kârilerim…

Öyle kötü ortamlar görmüş ki küçük yaşında yazar, bunu şöyle dile getiriyor :
*…insanı insan yapan, onun kendini kuşatan çevreye karşı gösterdiği dirençti.
Bu söze inanmak için çok kötü ortamlar görmeye gerek olmadığını düşünüyorum keza sokağa çıkan her vatandaş için geçerli bu durum.  Evvel zamanda şöyle bir cümle kurduğumu hatırlarım; ‘’ Bu çağda inat eden kazancak, insan olmayı başaracak.’’ Zira yine aynı kanaatteyim. İnsan olmakta bir nevi direnç ve inat meselesi…

*Bir insanın eleştiri hakkına sahip olabilmesi için herhangi bir gerçeğe inanmış olması gereklidir! Siz neye inanıyorsunuz? Muazzam bir söz…

Rus devrimine karşı çok hoş bir söylem geliştirmiş Gorki şöyle diyor;
*Ya gerçekten milyonlarca Rus halkı, ruhunun derinliğinde sadece işten kurtulmak ümidini beslediği için devrimin ağır sıkıntılarına dayanıyorsa ne olacaktı? Az çalışıp çok kazanmak! Bu durum, bir türlü gerçekleşemeyen şeyler ve bütün hayaller gibi çok aldatıcı, çok çekiciydi…

Buyrun bir Rus edebiyatçısından tasavvufun kalbine gönderme;
*İnsan her yerde insandır. İnsan, yaşam karşısındaki duruşunu değiştirmeye boşuna uğraşmamalıdır. Belki ruhu, insanlara sevgi besleme yöntemiyle eğitmeye çalışmak gerekir. İnsan ne kadar aşağılarda bulunursa,gerçek hayata,onun kutsal sırrına o kadar yakın olur.
Hayatın anlamı, insanın hayvandan gittikçe uzaklaşmasıdır.

Düşündürücü olduğunu düşündüğüm son bir cümleyi paylaşırken haddi aşanlardan olmaktan Allah’a sığınırım :
 *Hz. İsa’ya Tanrı’ın oğlu diyorlar…oğlu olsa ne yazar, Tanrı daha ölmedi ki…