1 Ocak 2013 Salı

Bir Ruh Macerası-Ayşe Şasa




Ayşe Şasa hanımefendi ile tanıştırırken babam beni, kulağıma eğilip şöyle demişti :

’Bu hanım hasta bir hanımdı kızım. Ve tasavvuf ile kendini iyi etti.’’ O zamanlar tasavvufun kelime manasını dahi bilmesemde onun her şeyi yapabileceğine inanmıştım. Ayşe Şasa’ya gözlerimi açıp iyice bakmıştım. Sonra babama ‘’Nesi varmış ki?’’ diye sorduğumda. ‘’Ruhsal bir hastalık olan; şizofreni’’ demişti. Şizofreninin ne demek olduğunu seneler sonra öğrenecektim. Yine bizzat kendisinden ‘Delilik Ükemden Notlar’’ kitabından…

O gün bugündür başkadır Ayşe Şasa gönlümde...başlı başına ibretliktir. İnceleme konusudur. Dizinin dibine öğrenmek için oturulandır. Nice senelerdir özlenendir…


Elime artık beğeneceğime emin olduğum kitaplardan birini alma vaktim geldi. Hiç şaşmadan Bir Ruh Macerası’na uzanıyorum. Doyamadan okuyacağımdan şüphem dahi yok…


Adından da anlaşılacağı üzere Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa hanımefendinin hayatını anlatan bir röportaj kitap. Çok zorlanmış o zamanları anlatırken, öyle belli ki… Bir yanı endişeli, bu kadar zor bi hastalığı yenmişken; kendini tekrar o kopmak istediği geçmişine bağlayacağı için.


Tanımayanlar için kısaca Ayşe Şasa’dan bahsedelim. Kendisi Rauf Orbay’ın yeğeni.Ve sosyetenin Çerkes bir ailesinin ilk evladı. Göçmenliğin verdiği korkular ile o zamanın zenginlik ile şöhret birleşiminden Ayşe Şasa’nın ailesi gibi bir aile tezahür ediyor. Gerçekten zamanının en meşhur magazin ailelerinden biri…Dergilerden okuduğunuzda ne mutlu dediğiniz ailelerin evlatlarından birinin hikayesi bu kitap.


Çocukluğundan başlıyor Ayşe Şasa anlatmaya şimdisine kadar… bir öğretmen-eğitmen olarak payıma düşenler oldukça kıymetliydi. Çünkü Ayşe Şasa Alman,Yahudi mürebbiyelerin elinde büyümüş, kolejlerde okumuş, günümüz çağdaş ailelerinin batıya dönük eğitiminde bir çocuğun heba oluşunun hikayesi. Hatta kendi sözleriyle nakledelim durumu : ’’Dünyada bir çocuğa yapılmaması gereken,ne kadar pedogojik hata varsa hepsi üzerimizde denendi; adeta neyin yapılmaması konusunda misaller mecmuası…’’  buna benzer o kadar cümlesi var ki içimin acıdığını hissettiğim… sinirlendiğim…

Anadilimden önce dadıdilimi öğredim diyor Ayşe Şasa… batılılaşmaktan anladığımız bu mudur ?

Sera bitkisi yetiştirmeye benzetiyor kendi yetişmesini ve batıya dönük, özenti ailelerin ahvallerini. Ne doğru bir tespit. Sonra şöyle devam ediyor yazar;  bilinç düzeyinde olmuyor hiçbir özentiliğimiz diyor. Örnek olarak ; Gott ile Allah kelimelerinin bağdaştırılmasını veriyor. Eğer bir yaratıcıdan bahsedecekseniz Allah diyeceksiniz diyor Gott değil… ama eğer öğretmek istersen, yabancı dildeki Gott’ın manasını da öğret diyor. Yani bilinç kat diyor. Kendisinin Allah kelimesinden önce Gott kelimesini öğrenmesinin ,bu analizi etmesinde büyük etkisi var. Ardından devam ediyor,’’Görgü nedir?’’diye soruyor. Ve açıklıyor:

‘’Görgü bir nakil işidir. Sen geçmişten aldığın bir şeyi geleceğe devredersin. Böyle bir devir yok. Çocuklarına bale dersi,piyano dersi aldırıyorlar,yabancı dil öğretiyorlar. Ziyafet hangi çatal hangi bıçakla yemek yeneceğini öğretiyorlar.’’bonjur, bonsuvar’’demeyi öğretiyorlar. Ama hiçbir manevi, hiçbir dini telkin yok. Ben buna görgü, bu insanlara da görgülü demekte zorlanıyorum. İşte bütün bu batılılaşma modasının trajik bir maraz olarak ortalığı kemirdiği bir döneme denk düşüyor benim çocukluğum. Tam bir değer keşmekeşi içersindeyiz…’’


Çocuklarınızı  koleje göndermeyin derken velilerime, kastım tam olarak Ayşe Şasa’nın yaşadığı oluyor. Hümanitiese  adı altında insanın ilahlık kısmı öne çıkartılıyor.İnsandan gayrı ne örf ne adet ne din hiç biri önemli olamıyor. Buna inanan bir bireyin, toplum ile ne kadar bağı kalabilir?

Böyle bir ortamda yetişmiş birisi olarak şu itirafı çok doğru Ayşe Şasa hanımefendi’nin :

‘’Türkiye’de yaşayan ehli dünya(ve ehli insan) insanlar, dindar kardeşlerine karşı ne kadar negatif, paranoid şeyler geliştirmişler’’


Kitapta Mustafa Kutlu’nun bir cümlesini alıntılamış yazar. Cümle de kendimi buluyorum adeta. Şöyle demiş Mustafa hoca:

Bende adalet fikri o kadar kuvvetliydi ki az kalsın sosyalizme kaptıracaktım kendimi!  :)




Ayşe Şasa'nın Mutasavvıf bakışından;
Yazar mürşidini bulunca: ‘’tasavvufla tanışınca,bir mürşidin huzuruna boş heybeyle gitmek gerektiğini öğrendim.’’ diyor.



Evliyaullah için nüzul olmuş bir ayet olan ‘’onlar için ne keder ne korku vardır’’ kelâmını sofilerin delilikleri(avamın hitabetiyle) üzerine yorumluyor sanki  ‘’biz evliya değiliz ama evliyanın huzurunda bulunmak,eteğine yapışmak bizi korku ve kederden azat edebiliyor.’’

Çok güzel bir kelime ekledim hazineme kitap sayesinde;  Sekinet… kaynak olarak ise Kuran-ı Kerimi gösteriyor Ayşe Şasa hanımefendim.  ‘’ bir afet ve felaket halinde verilen olağanüstü bir moral anestezi, tam bir sükûnet hali’’  sekinet…  sekinet….


Bunlara ek olarak iki tane okumam gereken kitap notu ekledim ajandama. Bunlardan ilki ‘’Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’’  ve ikincisi ‘’İsmet Özel’den Waldo Sen Neden Burada Değilsin’’.

Fakirin payına düşenleri baz alarak, okunası bir kitap olduğunu düşünenlere selam olsun...

Midak Sokağı-Necib Mahfuz




Elimde, sahifelerini çevirdikçe kitap kokusu(fazlası değil) gelen bir 1988 kitabı…

Midak Sokağı,Necib Mahfuz’a Nobel ödülü getiren eseri.
Necip Mahfuz, Orhan Pamuk’a kadar doğunun tek Nobel ödüllü yazarıymış…
Doğunun yazarına neden Nobel Ödülü verilir?!
Memleketini nasıl yerdiyse,insanlarını nasıl eleştirdiyse o denli Avrupalı olduğu için verilir.
(‘Nobel Ödülü alan edebiyat eserlerinden hangi gün hayır gördüm ki.’ Şeklinde gelişen tezim yine çürümedi.)

Midak Sokağı’da tam böyle bir eser. Midak Sokağı Türkçe de Ara Sokak demek. Kahire’deki bir ara sokağı anlatıyor roman. Sokakta neler yok ki…sokaktaki insanların pisliği,ahlaksızlığı,İslam'dan uzak halleri ile Müslüman oluşları vs vs… daha şimdiden okurken içiniz daraldı diğmi muhterem kâriler…315 sahifeyi bu şekilde okudum inanın. Hatta bir sabah öğrencilerim ‘’hocam bugün mutlusunuz siz’’ dediklerinde o gün kitabın kapağını açmadım,açamadım :) mutlu olduğunuz bir gün okuyabilceğiniz bir kitap değil zira…
Midak Sokağı’nın türlü türlü karakterleri mevcut; tatlıcı Kâmil amca, berber Abbas,iş adamı Selim Elvan,Rıdvan Hüseyni bey ve daha bir çoğu… Midak Sokağı’nda kötü yola düşen Hamide’den  tutunda  farklı tercihlere sahip kahveci Kirşa Efendi’ye kadar ,yok yok… bunca sapkınlıkları yazarak Arap edebiyatının öncüsü,tanıtıcısı mı oldu şimdi yazar?
Fatih Çıtlak hocanın ecdad için dediği çok güzel bir şey var  ‘’O kadar da tarafsız olamayız.Ben dedem Fatih Sultanı eleştiremem ben ona objektif bakamam, onunla övünürüm,ben ona sahip çıkarım,ben onun Fatih’liğini bilirim’’diyor. Ve dürüstçe devam ediyor.’’ Bu hal eksiksiz,hatasız diye değil. Yanlışını eksiğini başkası (yabanc)ı bulsun’’ diyor. Çok haklı… Eyvallah böyle de olmasın yazar. Objektifliğe,tarfsızlığada razıydım ancak romanda ciddi bir taraf var ve bu taraf objektiflikten ziyade halkının sadece nasıl kötü meziyetlere,özenmelere sahip olduğunu anlatıyor….haliyle kitapta iç karartıcı tablodan başka fazla bir şey de kalmıyor…bir romanın ibretlik olması ile pesimistik olması arasında çok ciddi bir fark var. 

Altı çizili tek bir cümlem dahi yok size aktarabileceğim. Tek diyebileceğim ben kurban oldum siz kurban olmayın muhterem kârilerim…
Okuduğum son 3 kitaptır bir kurbanlık hali…neticesinde anladım ki bu tarz klasikleri okumak için yaş olarak biraz geç kalmışım. Bu saatten sonra alınacak fazla bir şey kalmamış demek istemiyorum fakat tecrübe ediyorum ki gerçekten kalmamış.Onca bilgi eksiğimiz varken,okunması gereken o kadar eser varken; kul olmasa da kitap hakkına girmiş gibi hissediyorum kendimi. Bildiğimiz yolların bilmek dilediğimiz onca taşı varken neden saparız ki?..

29 Aralık 2012 Cumartesi

Benim Üniversitelerim- Gorki






Maksim Gorki…

Rus edebiyatının Tolstoy’dan sonra bana en samimi gelen yazarı...
Asıl adı Maksimoviç Peşkov. Gorki; lakabı. Manası ise ; acınası, zavallı…
Çok trajik bir hikayesi var bildiğiniz üzere Gorki’nin  muhterem kârilerim… babası öldükten sonra dedesinin yanında bir sığıntı gibi yaşamaya başlıyor ve 10 yaşında ekmeğini kazanmak zorunda kalıyor. Bu da onu müthiş bir gözlemci yapıyor genç yaşında. Okuduğu her şey ona Hristiyanlık ve yardımseverlik fikirleriyle şefkat ve merhamet aşılarken, real dünyada olup bitenler, hiç de şefkat ve merhamet içermez Gorki'ye göre. Ne haklı…
Bu sebeple çok küçük yaşlarından itibaren kendisine kitaplarla bir dünya örmüş. Benim Üniversitelerim'in de bir çok noktasında okuduğu kitapların etkisini görebiliyoruz Maksim Gorki'de.

Benim Üniversitelerim kitabı; yazarın hayatına girmiş, çıkmış, iz bırakmış insanları anlatan, bir roman tadında akan otobiyografi diyebiliriz. Kitabın ismi oldukça manidar bu ismi koymasındaki neden ; tanıdığı her insanı kendine yeni şeyler öğreten bir üniversite olarak görmesinden kaynaklı…

Ne yazık ki beğendiğim bir kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu fakire oldukça yavan geldi üstelik. Kitabı alırken acaba hangi üniversite değerindeki insanları anlatmıştır, tanıtmıştır umuduyla almıştım. Fakat hiç de umduğum gibi çıkmadı…
Bundan mütevellit nacizane altı çizili satırlarımı nakledip, okuma veyahut okumama kararını sizlere bırakıyorum muhterem kârilerim…

Öyle kötü ortamlar görmüş ki küçük yaşında yazar, bunu şöyle dile getiriyor :
*…insanı insan yapan, onun kendini kuşatan çevreye karşı gösterdiği dirençti.
Bu söze inanmak için çok kötü ortamlar görmeye gerek olmadığını düşünüyorum keza sokağa çıkan her vatandaş için geçerli bu durum.  Evvel zamanda şöyle bir cümle kurduğumu hatırlarım; ‘’ Bu çağda inat eden kazancak, insan olmayı başaracak.’’ Zira yine aynı kanaatteyim. İnsan olmakta bir nevi direnç ve inat meselesi…

*Bir insanın eleştiri hakkına sahip olabilmesi için herhangi bir gerçeğe inanmış olması gereklidir! Siz neye inanıyorsunuz? Muazzam bir söz…

Rus devrimine karşı çok hoş bir söylem geliştirmiş Gorki şöyle diyor;
*Ya gerçekten milyonlarca Rus halkı, ruhunun derinliğinde sadece işten kurtulmak ümidini beslediği için devrimin ağır sıkıntılarına dayanıyorsa ne olacaktı? Az çalışıp çok kazanmak! Bu durum, bir türlü gerçekleşemeyen şeyler ve bütün hayaller gibi çok aldatıcı, çok çekiciydi…

Buyrun bir Rus edebiyatçısından tasavvufun kalbine gönderme;
*İnsan her yerde insandır. İnsan, yaşam karşısındaki duruşunu değiştirmeye boşuna uğraşmamalıdır. Belki ruhu, insanlara sevgi besleme yöntemiyle eğitmeye çalışmak gerekir. İnsan ne kadar aşağılarda bulunursa,gerçek hayata,onun kutsal sırrına o kadar yakın olur.
Hayatın anlamı, insanın hayvandan gittikçe uzaklaşmasıdır.

Düşündürücü olduğunu düşündüğüm son bir cümleyi paylaşırken haddi aşanlardan olmaktan Allah’a sığınırım :
 *Hz. İsa’ya Tanrı’ın oğlu diyorlar…oğlu olsa ne yazar, Tanrı daha ölmedi ki…

18 Kasım 2012 Pazar

Dava- Franz Kafka




Franz Kafka…

Herkesin okumasa dahi en azından duyduğu bir isim kendisi…Yahudi bir ailenin Pragda doğan evladı…Almanca konuştuğu için Çek’lerden tepki gören,ailesinde babası tarafından sürekli tenkit edilen,beğenilmeyen bir evlat O. Bu şekilde,baskılama ile yetişen çocuklarda görülen psikolojik sendromların hemen hemen hepsi,Kafka ve eserlerinde görülmekte muhterem kârilerim…Bu yüzden Kafka’nın eserlerinde hep bir ağır psikoloji var mağlumunuz.Ve mesajlar,hep o psikoloji arkasında saklı.Genel olarak da maalesef kitapları negatif enerji yüklü...
  
Kafka’nın en ünlü eserlerinden olan Değişim’de; vermek istediği mesajı yakalayıp,sevebilirken bu sefer Dava kitabında; ne psikolojiyi ne de teolojiyi yakalayabildim.

Romanımızın adı,anladığınız üzere Dava…

Athema yayınlarından okudum kitabı.Ancak hiç memnun kalmadım. O kadar yazım yanlışı vardı ki bir çok defa okuyucunun konsantrasyonunu bozacak denliydi. Eğer bir gün okursanız kesinlikle başka bir yayınevinden okumanızı naçizane önerebilirim.

Kitabı bitirdikten sonra bir süre bekledim anlamam gereken düşer mi nasibime diye,ancak sanıyorum nasipsizim Dava kitabı üzerine …altı çizili bir satırım dahi yok.

Bir roman Dava.
Alışık olmadığımız bir mahkemede görülen,suçun dahi ne olduğu öğrenilemeden;suçluluğun kabul edilmesi gerektiği bir dava,hakim karşısına çıkamadığınız,aracılarla sürüncemede tutmaya çalıştığınız…

Teolojik yada psikolojik kısmını yakalayamazsanız;hiç bir şey anlayamadığınız bir kitap haline geliyor bu sebeple…

Teolojik açıdan bakışı yakalamıştım ki kısa sürede vazgeçtim. Çünkü yakaladığınız noktadan devam ederseniz Allah(c.c)’ın gücüne gidebilecek bir sona varıyorsunuz.
Volkan Keser şöyle açıklıyor:
Kafka,kendi yetersizliği ve suçu ile beşeriyetin içinde bulunduğu şartlar arasında bir benzerlik gördü. Hikaye de gerçekte,insanların ebediyen gizli kalan Allah’ın elinde huzura kavuşmak için giriştikleri teşebbüsten başka bir şey değildir.(ki burada ayrılıyorum,çünkü biz Allah için giriştiğimiz teşebbüslerin ebediyen gizli kaldığına iman etmeyiz. Ve biz Rabbimizin huzuruna dilediğimizde çıkarız. Masumiyetimizi ispatlamaya çalışmayız zira onun adaletine,adaletinden de öte merhametine güveniriz.) Ve Aziz Paul’un dediği gibi,hiçbir insanın haklı olduğu söylenemez,çünkü hiçbir insan Allah’ın mertebesine erişememiştir. Kanun ,insanların erişemeyecekleri kadar uzak bir mahkemenin iradesini belirtir. Bu mahkemenin en yüksek hakimleri hiçbir zaman görülmezler.(islamda tasavvufun varlığı bu hakimleri görmek,ulaşmak onlarla birliktede Allah’ın huzuruna varmak içindir.Tasavvufun varlığıda bu görüşü çürütmeye yeter zan ediyorum.)…

Volkan Keser’in önsözü devam ediyor ancak devamında;sapkınlık derecesi oldukça artıyor teolojik yorumun.
Yine Volkan Keser’in önsözünde diğer bir açı psikolojik yorum var ki; inanın anlatılan o hikayeden ,o psikolojik edinimleri anlamam çok zordu. Ki anlamadım da…


O sebeple lafugüzaf ile sözü dolandırmak istemem. Bu fakir Dava kitabının hiçbir bakış açısını ne sevebildi ne de bakabildi muhterem kâriler… bu sebeple de size;’’naçizane tavsiye edebileceğim bir kitaptır ‘’diyemeyeceğim.

Başka bir dünya klasiğine diyelim…

Selam ve muhabbetlerimle...