anne-çocuk kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne-çocuk kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2020 Perşembe

TerapiGünlükleri- Betül Demirkıran




İnsanın kendini bulma yolculuğu genç yaşlarda başlayabilir. 
Kültürel aile mirası ve entelektüel çevresi buna ne kadar elverişliyse o kadar erken başlıyor sanırım. 
Bende böyle olduğumu düşünerek sonsuz şükürler halindeydim...Anne olana kadar...

Hani bilmek üç şekilmiş ya; ilmel yakin- aynel yakin ve hakkal yakin...
Anne olduğumda hakkal yakin oldu; kendini bulma ve bilme sürecim...

Psikogenetik ile de bilişsel bağlantım olunca, insan kendini kazıdıkça kazıyor gibi hissettim.

Meğer doğum zaten bir çok rol barındırıyormuş kendi içerisinde; anne oluyorsunuz, çocukluğunuza dönüyorsunuz, ayna görevi gördüğünüz sahneleri hatırlıyorsunuz. 
Hasılı lohusa kafası dedikleri aslında bunların bir bütünü ve kesinlikle öyle 40 günde falan çıkılacak bir kafa olmasa da toplumsal evrimimiz; bu kadar yeter “annen gibi annelik yapacaksın bunu da kabul edeceksin” sinyali veriyor adeta.
Evet evet aynen böyle seyrediyor ilk süreç...sonrasında oralarda takılı kalan insanlara da lohusa depresyonuna girdi deniliyor.
Oysa depresyondan çok daha öte sorgulayıcı olan kafalar da yaşanabiliyor...

Tüm bu duygu durumlarına karşı yazılmış bir sürü anne-lik kitabı var piyasada.
Ancak bu kitabı beğendiğim bir anne tavsiye edince hemen okumak istedim.
Beğendim de.
Çok basit, yalın ve samimi bir dille yazılmış.
Anneliği-anneliğini ve annesini sorgulamak üzerine yazmış yazar.
Kendisinin aldığı profesyonel yardımların güncesi...
Bir çok kişinin kendinden, çocukluğundan, anne-babasına dair olan travmalarından bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum bu terapi notlarında.

Şöyle başlıyor anlatımına;
“..anladım ki bir anne ancak kendisine yapılan annelik kadar annelik yapabiliyordu çocuğuna. Bunu değiştirmek için buradaydım ben. Ben kendim gibi bir anne olmak istiyordum.”

Benimki bir anneyi sorgulamak değildi...Bir çocuğun maruz kaldığı yanlış tarafları sorgulamaktı. Bir kız çocuğu ilk kez annesinde görürdü kadınlığı ve anneliği. Kendini ilk annesiyle keşfederdi. Annesinin sözlerinden, gözlerinden kendini değerlendirmeyi öğrenirdi.

Terapilere bu minvalde başlayarak tüm çocukluğuna iniyor ve tabiri caizse pütürlü yerleri aşa aşa annelik serüvenini değiştiriyor.

Bir çocuğun inanması bile annesine bağlanması ile ilgiliydi. Anne çocuğun ilk Rabbiydi çünkü. Rab yani terbiye edici. Bir bebek dünyaya geldiğinde tek bildiği şey annesiydi. Anne onu var etmişti. Üç yaşına kadar onu kendinden bile ayırt edemezdi. Anne-bebek tevhidi yaşamaktı bir anlamda.
İki beden bir ruh. 

Bu nedenle de psikopatolojik neyiniz var neyiniz yok aktarıyorsunuz çocuğa...
Bunu bilmek bile bir anne için çok ağır bir şey...
Ve yeni nesil; okur-yazar, farkında olan bir çok anne bunu kendinde farkedebiliyor bence.
O yüzden bu yeni nesil anneler bi değişik geliyorlar tabir-i caizse eskilere...

''Ebeveyn terapiye giderse beş neşir kurtulur… ''diye bir tabir vardır.
İşte ben tam olarak bunu yaptığımı artık iyice hissediyordum. Benden sonraki beş nesli kurtarmak bence dünyada işlenebilecek en büyük sevaptı. İnsanın kendisi ile uğraşması, kendisiyle yüzleşmesi, kendisini temizlemesi en büyük cihattı. Böylelikle değişecekti dünya...

Çok kıymetli bir tespit olduğunu düşünüyorum.
Travma insanın sağ beynine kaydolur. Ve orada nodül şeklinde sıkışıp kalır. Beyin onu işleyip iyileştiremediği için adı travma olur. 0-3 yaşımızda aktif olarak sağ beynimizi kullanıyoruz ve yaşadığımız, travma olarak düşünmediğimiz, anıları bile etkilenme derecesine göre beynimiz travma olarak kaydediyor. Biz sol beyinler hayatımızı sürdürürken sağ beynimizdeki kilitli noktalar; bizlerde sebebini bilmediğimiz davranışlara ve seçimlere neden oluyor. Çünkü o işlenmemiş bilgiler oradan çıkmak istiyor ve bu da ancak terapi ile mümkün.

Ve müthiş bir psikoloji öğretisine parmak basıyor Betül Hanım; “ Anladım ki ben kendimden başka kimseyi değiştiremem. Kendi algılarımı ve düşüncelerimi değişirsem karşımdaki her kim olursa olsun onunla olan ilişkim tam da benim istediğim seviyeye geliyor.”


Artık birinden rahatsız olsam hemen onun bana neyi, kimi, hangi duyguyu hatırlattığını bulmaya çalışıyordum. Bu benim dışarı ile olan kavgamı, anlaşmazlığımı pat diye bitirmişti. Bu 2 × 2’nin dört ettiği kadar gerçekti. Dışarıyla olan kavgamız aslında kendi içimizde olan kavgamızdan kaynaklanıyordu. İçeriyi çözdükçe dünya güzelleşiyordu, kavgalar bitiyordu.

Yazarın terapilerde çalıştığı konu sadece annelikle kalmıyor tabii anneliğe girmişken kadınlığa,eşliğe, evlatlığa değinmeden geçilmiyor...

Kendisine yeni bir annelik yorumu tanımlarken çocuklarımıza farketmeden yaptığımız aktarımları da çok güzel ifade ediyor.

Bize yapılanları, çocuğumuza da yapmak… İşte bu daha kötü değil miydi? Ona kendi kurallarımızı dayatmak, kendi istediklerimizi yapmasını istemek, kendi yarattığımız bir dünyanın içine hapsetmek, kendi doğrularımızı kabul ettirmek, kimi zaman bağırmak, kimi zaman dövmek… Ona kendi anne babamızın bize davrandığı gibi davranmak en büyük taciz değil miydi? Ben bunu kendi oğluma tam 14 ay boyunca yaşatmamış mıydım? Yaşatmıştım elbette…
Ve biz kendi anne babamızdan aldığımız yanlış ebeveyn kodlarını temizlemeden asla doğru anne olamazdık anlamıştım.

Anne” dedim, “evladını sevmek ona hizmet etmek değilmiş, onun için kendini paralamak değilmiş, köprüden atlamak değilmiş evladın için… Evladını sevmek, onu eleştirmemek, ona saygı duymak, onu insan yerine koymak, onu malı gibi görmemek, onun başına hiçbir şeyi kakmamak, onu yönetmemek, onu emanet bilip dikkatli davranmak, onu anlamak, onu hissetmek, ona “seni seviyorum“ demek, onu olduğu gibi kabullenmek, iyi de, kötü de olsa ondan razı olmak…“

İnşallah böyle bir anne olabilirim diye dua ediyorum.
Velhasıl psikoloji severlere, kendiyle uğraşmaları ve uğraşanlarla hasbihal etmeyi sevenlere önerimdir; Terapi Günlükleri kitabı muhterem kariler...

19 Mayıs 2019 Pazar

Zorlayan ve Zorlanan Çocuklar- İnci Vural


Uzun zamandır takip ettiğim, akademik birikimine çok güvendiğim, aldığı eğitim ile bulunduğu coğrafyanın kültürünü harmanlayabilmiş benim için önemli bir isim İnci Vural. Bir pedagog.
Oyun atölyeleri düzenler genelde.
Çok medyatik işleri yoktur sosyal medyada fakat işin içerisindeki birçok isim tarafından bilinir.
Kitap yazdığını duyunca çok sevindim hele ki ‘zor bir çocuğum mu var acaba?’ diye düşündüğüm zamanlarda kitabın başlığını görünce vuruldum ; ‘’Zorlayan ve Zorlanan Çocuklar’’

Kitabı okurken de bitirdikten sonrada ‘iyi ki’ dediğim çok an oldu.

İnci Vural anlatmak istediklerini kısımlara bölmüş; girizgahta anne- babalık kavramlarını ele alıyor, daha sonra bir insanın gelişim sürecini; zihinsel, duygusal, ahlaki bir çok bölümü tek tek açıklıyor.
Kitabın son bölümü ise zorlayan çocuklar kategorisi… örnek ve çözüm alternatifleri ile destekleyerek büyük destek veriyor.

Zorlayan çocuklardan evvel biz ebeveynler olarak çocuklarımızı zorlayıp zorlamadığımızı sorgulatıyor. En sonunda tüm bunlara rağmen yine de zorlayan bir çocuk olabilir noktasına geliyor. Ancak kanaatim ekseriyette kesinlikle biz çocukları zorluyoruz. Sonrasında da zorlandığımızı düşünüyoruz.

Annelik herkes için başka bir tanım muhakkak ancak benim için;
Tam bir öze dönüş…
İç sesinin en yüksek volümdeki hali…
Çocuk, anne-babaya en yakın ayna.
Bakmasını bilebilirsen, rehabilitenin, tekamülünün başlangıcı.
İnsanın kendi sınırlarını, uçlarını, anne-babasından getirdiği geçmişini, ilişkilerdeki rolünün kabak gibi göründüğü bir süreç.
Tabiki farkındalık düzeyi yüksek insanlar için bu söylediklerim.Bu görmek işi.
İç dünyasına bakabilen insan sayısının azaldığını düşünürsek annelik tanımıma absürtçe bakan çokça yüz gördüm ve de göreceğim…

Fakat tam bu noktada aslında doğru tanımladığımı okuyorum kıymetli pedagoglardan. Aynen böyle olmalı diyorlar. Anne kendi beyninin, duygu dünyasının farkına vararak yaklaşmalı evladına…Çünkü sadece bebek size ayna değil. Zahiren ilk ayna, annedir çocuğuna.


Tutarlı ve doğru yapılan aynalama işlevi ile bebek kendi duygularını tanımaya başlar işte bu noktada annenin kendi kendisini tanımasının önemi ortaya çıkmaktadır.

Ebeveynlerin çocuklarında davranışlar ile sağ beyin ve sol beyin kullanımlarını aktifleştirebileceği üzerine  bir çok bilimsel çalışma var (bu konu ile ilgili daha sonra uzun uzadiye yazma düşüncesindeyim).

Düşünce ve duygunun beyinde buluştuğu yerin adı; Prefrontal amigdala bölgesi. Yaşamımız boyunca hoşlandığımız-hoşlanmadığımız şeylere ilişkin bilgilerin hazinesini açan tek anahtar buradadır.
Bu bölgenin erken çocukluk döneminde nasıl inşaa edildiğine dikkat çekiyor yazar.
Duyguların iç dünyamızın mimarisi olduğu bu mimarinin üzerine zihinsel gelişim süreci ekleniyor.
Anladığım o ki akl-ı selim insanlar dediklerimizin, akılları ön planda gibi gözükse de aslında arka planda ne kadar sağlam bir duygu-durum psikolojileri bulunuyor heyhat!

Yani bugünün annelerinde gözlemlediğim (ki onlar benim velilerim, danışanlarım) çocuklarının hep zeki ve başarılı olmalarını istiyorlar. Kimse çocuğunun duyusal, duygusal kapasitesinin zenginliğinde değil…
Altı çizili satırlarım da buna istinaden;

Düşünen coşkulu annelerin çocukları ile olan iletişiminde zeka gelişimini destekledikleri ortaya çıkmış.
Düşünen coşkulu anneden kastımız nedir?
Çocukların sorularına hızlıca evet ya da hayır cevapları vermeyen ebeveynlerden bahsediyoruz. Günlük yaşamın koşturmasında bulunan ebeveynler genellikle evde yorgun ve çocuğun cevaplarını hızlıca vermek isteyen anne babalara dönüşüyorlar. Fakat bu durum çocuklarda zaten son sözü hemen duydukları için farklı düşünceler geliştirip bizi ikna etmeye çalışmak için alternatifler düşünme fırsatını engeliyor.
Aslında zekânın gelişiminde en önemli kriterlerinden biri altanetif ile düşünebilme becerisidir.
Biz kesin ve hızlı cevaplar vererek aslında onun zekasını kullanma şansını da engellemiş oluruz.
Örneğin; evet diyeceğiniz bir arzusuna bile bunu yapmazsa nasıl hissedeceği? yaparken kendisini nasıl hayal ettiği ? ona göre sizin buna nasıl bir cevap vermenizi beklediği? gibi SORULAR sorarak 3- 4 tur attırırsanız güzel bir esnek düşünme ve düşünce egzersizi yaptırmış olursunuz.

Anne ve babalarımızın meşhur ''bakarız...'' kelimeleri geldi aklıma :)
bizimkiler ne çok kullanıyorlardı bu kelimeyi...bir kere de ''tamam de'' diye kızdığımı hatırlarım babacığıma...


Çocuklarımızın duygu dünyası demişken…
Kitapta çok etkilendiğim bir bakış açısı yakaladım. Muhtemelen sahip olmadığım ve yine muhtemel böyle bir diyalog yaşayacağımı sezinlediğim…kesinlikle not ettim. Başıma gelirse de uygulayabilmek dileğiyle…

Çocuğun duygusal yapısını zenginleştirmek adına bir örnek verecek olursak;
örneğin annesi ona yemekten önce çikolata vermediği için çok kızan bir çocuk: ‘’senden nefret ediyorum, hiçbir istediğimi yapmıyorsun’’ dediğinde bunu gerçeklik algısı ile değerlendiren ve çocuğuna daha çok kızan yada küsen anneler bile olabiliyor. Bu durumdan çocuğun çıkaracağı sonuç nedir? ‘’ Aman Allahım annem bu kadar kızdığına göre ben annemi gerçekten sevmiyorum.’’ 
Bu algı ile çocuk daha da çok huysuz ve sinirli olur, çünkü o bunu söylerken aslında tam da bunu demek istememişti, ama siz böyle aldığınız anda tamda öyle söylemiş gibi oldu. 
Anne ona kızmak yerine ‘’Ayyy bu kadar mı korkunç görünüyorum gözüne?’’, ‘’demek o kadar istiyorsun bu çikolatayı’’ vs. gibi cümleler kursa, çocuğa anlaşıldığını hissettirecek hem de aslında annesine karşı bile böyle kötü hisler besleyebileceğine ve buna hakkı olduğu mesajını alacaktır. Böyle hissediyor olmasından dolayı korkuya kapılmayacaktır.Ancak böyle hissediyor diye tabii ki size vurmasına izin veremezsiniz. Belki çikolata konusunda da geri adım atmazsınız ama sadece bunu konuşulabilir olduğunu göstermek bile tartışmayı bitirebilir.
Burada somut algıya takılma tuzağı iki yerde olabilirdi; birincisi ‘’çikolatayı yersin yemezsin’’ konusunu uzatmak ikincisi de ‘’nasıl böyle dersin ben senin için bu kadar fedakarlık yaparken’’ noktasına gelmek.…
Sadece yukarıdaki gibi birkaç soru sormak sonra da ‘’Yaa sen şimdi böyle diyorsun ama kızdığın için…yoksa sen tabi ki beni seviyorsun’’deseniz, birçok ikna, telkin ve mesaj içeren cümleler kurma zahmetini önlemiş olursunuz.

Asıl istediğimiz mantıklı cümleler değil, bir ayağı mantıkta bir ayağı duygularda olan cümleler kurmaktır.


Elif Reyyan’ın diş ve büyüme atağı zamanları benimde ‘’çocuğum neden mutsuz?’’diye hayıflandığım, acaba süreç mi? Sonuç mu bu diye sorguladığım dönemleri oluyor. Çünkü kaşlar çatılıyor. Mızmız, durdurulamaz, memnun edilemez bir insan halini alıyor. Ancak atak bitince yada diş çıkınca farkediyorum. Aslında ağrısı varmış, sancısı sebebiyle ne yapacağını bilmez haldeymiş kuzum diyorum.


Çocukların sürekli mutlu olmasını beklemek kadar ağır bir yük yoktur çocuğunu sürekli mutlu hissettiğini bilmek isteyen anne baba kadar, iç dünyayı işgal edici bir başka anne baba modeli de ancak çocuğunu sürekli ihmal eden anne baba modelidir. Dolayısıyla sağlıklı çocuk her çeşit duyguyu çok dinlemesine farkında olarak yaşayabilen çocuktur.

Bu küçük mutsuzluklar aslında aşı gibidir. Bunlarla aşılanan çocuk hayattaki büyük mutsuzluklarla dağılmaz. Ama biz, çocukları küçük mutsuzluklardan korumaya çalıştıkça aşı tutmuyor.

Bundan sonrasında kızımın kaş çatıklığını veya huysuzluğunu bu kadar takmayacağımı düşünüyorum. Amin.


Annelik tanımlıyorduk değil mi?
Annelik demek vicdan azabıymış..bunu pas geçmeyelim.
Yoruluyoruz. Bu yorgunluk zaman zaman tahammülsüzlükler şeklinde çocuklara yansıyor.
Benim en büyük vicdan azabımda oralar oluyor.
Bazen sinirleniyorum.
Dişlerimi sıkıyorum.
Sonrası küçücük bir çocuğa nasıl bunu hissettirebilirim azabı…
Neyse ki bir çok psikolog ve pedagog arkadaşım içime su serpiyorlar.
Bu tarz olumsuz duygular yaşatmak da varmış…
''Kızmaktan korkma'' dedi bir tanesi...
İlk duyduğumda ''Allah Allah bu kötü bir şey değil miydi?''diye sorguladım.
Ama değilmiş...

Olumsuz duygularla baş etme kapasitesini geliştirmek ile ilgili en önemli konulardan biri; annenin ve çocuğun birbirlerine ‘’tamir edebilme’’ şansına sahip olabilmeleridir. Çocuğun olumsuz bir duygu durumundan, annenin varlığı ve yardımıyla, olumlu bir duygu durumuna geçişinin sağlanmasıdır. Bebeğini iyi hissettirebilen, sakinleştirebilen anne, hem tamir etmiş, hem de; bebek tarafından tamir edilmiş olur.

İlişki, psikoloji muazzam bir şey vesselam…



Ramazan ayındayız mağlum…
Orucun öğrencilerimin hangilerini ne kadar hırpaladığına dair bir gözlem yapıyorum.
Çünkü oruç bir otokontrol mekanizmasıdır.
Sabırdır.
İradedir.
İradesi güçlü olamayan öğrencilerin başarılarını da kendi içimde sorgularken o meşhur deney gelir aklıma…kitapta da karşıma gelen;

Sağlıklı, uyumlu ve okul öncesi veya ilkokul yaşlarındaki çocuklar önlerinde taze pişmiş çikolatalı keklerin durduğu masaların başında oturmaktadırlar. Bu çocuklar evlerin mutfak masasının başında değil, Stanford Üniversitesi’nde ki bir piskoloji laboratuvarının deney masalarındadırlar. Araştırmacı odaya tek tek alınan çocuklara hep aynı şeyi söyler: “Şu Mis kokulu keki görüyor musun? Şimdi bunu yiyebilirsin, ama hiç yemeyip 5 dakika beklersen, ben 5 dakika sonra geldiğimde iki kek yeme hakkını kazanabilirsin. Eğer ben yokken bu bir taneyi yersen pazarlığı kaybedersin ve ikinciyi alamazsın.” Çocuklar kafalarını sallarlar araştırmacı dışarı çıkar. Çocuklar ne yaparlar? Seyretmesi çok zevkli, kimisi kıvranıp durur, kimisi kendisine engel olmak için ellerinin üstüne oturur ya da elleriyle gözlerini kapatır, ama sonra dayanamayınca parmaklarını aralayıp keklere göz atar. Bunu hemen yemek isterler, ama diğer taraftan 5 dakika daha beklerlerse bir kek daha gelecektir! Beklemek çok zor bir görevdir.
Sonuçlara göre, okul öncesi yaştaki çocukların %72’si dayanamaz ve pazarlığı bozarak keki yerler. Dördüncü sınıftakilerin %49’u bu cazibeye yenilirler. Sekizinci sınıftakilerin sadece %38’i dayanamayıp keki yer. Keki yemeyen çocukların ilerleyen yıllarda ki okul başarılarına bakıldığında, kendilerini kontrol edebilme becerilerinin, zeka testi skorlarından daha iyi bir belirleyici olduğu görülmüştür. Hatta bu testi geçen çocukların ergenlik döneminde arkadaşlarıyla daha uyumlu, yetişkinlerle daha dengeli ilişkiler kurabildikleri görülmüştür. Bu araştırma bize duygusal düzenlemenin odaklanmada, zevk ertelemekte ve belli sınırlar içinde iş yapabilmekte ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Başka bir değişle; en üstün bilişsel kapasite bile, eğer bu kapasiteyi kullanacak duygusal beceriler ve olgunluk yoksa bir anlam ifade etmez.


Freuda göre, öğrenme ve düşünme kapasitesinin gelişimi haz ilkesinden, gerçeklik ilkesine geçmekle gerçekleşir. Böylece düşünce, arzunun veya isteğin hemen tatmin edilmeyip, ertelenmeye başlaması ile gelişir. Düşünce, ancak somut olarak sahip olamadığımızı hayal etmeye başlayınca gelişir.
Haz ilkesinin, hemen tatmin edilmek isteyen arzusundan, gerçekliğin zorlayıcı sınırlarına uyum sağlamaya geçmek çokta kolay gerçekleşmez. Ancak bu süreç, öğrenmenin ve düşünce gelişiminin gerçekleşmesinin en önemli şartlarından biridir. Onun için ne zaman üç-dört yaşında hala yerinde duramayan, sıra beklemeyen, sadece kendi istediklerinin olması için uğraşan bir çocuk görürsek; ileride öğrenme ve akademik hayatında güçlükler yaşama ihtimali olduğunu düşünebiliriz.
Toparlayacak olursak, pek çok ailenin zeki çocuklar yetiştirme amacıyla her türlü malzemeyi ve imkanı sağlamalarına rağmen çocuklar hiçbir hayal kırıklığı yaşama fırsatı vermemelerinin, onların düşünce becerilerini dolayısıyla zeka gelişimlerini engellediğini söyleyebiliriz. Engellenme ve  hayal kırıklıkları uygun dozda yaşatılırsa çocuk hayal etmeye ve sembolik düşünmeye, alternatif çözümler üretmeye başlar.Sembolik düşünme ve soyutlama becerisi zekanın gelişimi için en temel unsurlardan biridir.


Sadece çocuk yetiştirilirken değil tüm iletişimlerin temel şiarı olmalı;
Söze dökülebilen olumsuz duyguların davranışa dönüşme ihtimali çok azalır.


Bir çocuk ile konuşulurken Neden? Niçin? Nasıl? Gibi soruları sormamak gerekir bunun yerine Niyeti ne olabilir? Ne yapmaya çalışıyor sence? Sonra ne olacak sence? Bunu söylerken aklında ne vardı acaba? Gibi cümleler olmalıdır çünkü bu gibi sorularla çocuklar görünenin arkasını okuyabilir, niyete önem verebilirler. Hem de insanların arasındaki sözsüz iletişimin mesajlarına bakmayı öğrenirler.

Temel nokta hep aynı;
Çocuğun duygusuna odaklan, hak ver, koşulsuz kabul et. Davranışını değil!
Biz davranışlarda boğuluyoruz.
Çocukların duygularını konuştuğumuzda değişim çok daha hızlı olabiliyor daha büyük çocuklarda deneyimlediğim orada bile çalışan bir mekanizmadır bu.

Adı olan hiçbir şey korkutucu değildir. Çocuk için “ Bunları konuşabildiğimize göre, yaşamamıza da izin vardır’’ algısı gelişecektir. Sakin zamanda konuşulan bu duygular, daha heyecanlı bir durumda çocuğun tekrar karşısına çıktığında, saatin zaman ile bağlantılandırıldığı için duygusal tırmanış daha sınırlı olacaktır.

Özetle çocuğun ısrar ettiği lüzumsuz istekleri ile ilgili duygusuna hak verip, davranışına hak vermeme hakkınız vardır.


Duygusal yakınlık ayrıca aile tipleri belirlenmesinde de ana halterlerden biridir.

Duygusal yakınlık çok/az
Disiplinli aile
Otoriter aile
Müdahaleci aile
İhmalkar aile
Beklenti çok/az

Aile tipleri ile yapılan çalışmalar sırasında duygusal yakınlığı çok, beklentileri çok olan ailelerin disiplinli aileler kategorisine girdiği ve disiplinli ailelerin çocuk yetiştirilmesinde optimum ruh sağlığı getirdiği tespit edilmiş.



Son olarak toparlarsak;

Anne babalık, pek çok acı, sıkıntı, hayal kırıklığı, pişmanlık barındıran, ama çok da heyecanlı ve güzel bir serüvendir. Keyif kısmı ise, bu olumsuz duyguları alıp kabul edip işleyebilirseniz size ödül olarak sunulmaktadır.

Bugünün okuyan dertli anneleri çok ciddi eleştirilere maruz kalıyorlar. Neden? Çünkü eski zamanlarda yaşayan anne babalara baktıkça bugünün ebeveynleri çok daha rahat koşullarda çok daha zorlanır pozisyonlarda görünüyorlar. Bunu da bugünün okuyan insanı kendi kendisine yapıyor zannediliyor ancak içinde yaşadığımız zaman ve toplum 20-25 sene öncesinin şartlarından tamamen farklı.
Eskiden 20-30 senede bir nesil değişirken, şu anda bu süre beş seneye inlmiş durumdadır.
Annelerin ev dışında çalışma mecburiyeti çok artmıştır. Çalışmak zorunda olmayan annelerin de, 30 sene önceki pek çok annenin farkında bile olmadıkları pilates, fitness, yeni çıkan filmleri kaçırmama, kendini geliştirme kursları, parapsikoloji kursları gibi, ev dışı milyon tane aktivitesi bulunmaktadır.
Eskiden çocuklar sadece anne babaları ile değil pek çok farklı kişiyle temas halinde oldukları için, anne babaları olumlu ya da olumsuz etkilerini bu kadar açık olmaya biliyorlardı. Ananeler, dedeler, halalar vesair vardı sokakta arkadaşlar vardı. Anne babanın yoğun duygusal aktarımlarını bu diğer önemli kişiler dengeleyebiliyorlardı. Velhasıl bir köy, bir mahalle bir çocuk büyütüyordu.
Anne babalık şimdiki gibi yüceltilmiş bir durum değildi. İnsanlar evlenirlerdi ve çocukları olurdu. Şimdi çocuk sahibi olmak gibi önemli bir misyon için evlenebiliyor.
İşte bu ve belki bunun gibi bir çok sebepten dolayı da anne babalık işi, bu kadar ön ilana çıktı. Eğer tüm bu sebeplerden dolayı çocukların bu kadar içinde yaşıyorsak, bunu doğru yapalım ve bu süreçte kendimizle de yüzleşelim istiyorum kendi adıma.
Herkesin kendi iç sesini bulmasının önemine inanıyorum…





3 Kasım 2018 Cumartesi

Mahallenin En Mutlu Bebeği - Dr. Harvey Karp







Popüler kültürün hangi gün ekmeğini yiyebildik ki bugün yiyebilelim...

Yeni anne adayları arasında en çok konuşulan kitaplardan biriydi ‘Mahallenin En Mutlu Bebeği’...
İsim de vurucu.
Hadi bir bakalım niyetiyle edindiğim sonrasında verdiğim paraya acıdığım bir eser halini aldı.

Bir çocuk doktorunun Amerika’yı yeniden keşfini okuyorsunuz resmen.
Yenidoğan bir bebek niçin ağlar?
Ağlama mekanizmasının anlatımı ile başlayan ve kendince bulduğunu zannettiği yöntemlerle devam eden bir kitap.
O yöntemler ki bu topraklarda zaten yüzyıllardır yapılagelen. Hemen hemen her Türk dişisinin bildiği...
Batı’dan Doğu’ya bakabilmiş her yabancı bunları mutlaka keşfetmiş ve doğrulamış. 
Ancak onlar için ne kadar yeni ise de bizim için okadar sıradan...

Mesela;
Yenidoğan bir bebeği ağlatmama formülleri: Kundakla+pışpışla+ salla ve sustuğunu gör❗️
Burada yeni ne var?
Bizim milletin en cahili de bunları biliyor.
Sanki bir buluş bulmuşcasına sunulan oldukça basit ve geleneksel yolları anlatan sıradan bir kitaptan öteye geçemedi benim için bu nedenle.



Okumak isteyen varsa hiç vakit kaybetmeden çok daha faydalı kitapları öneririm naçizane...

6 Ekim 2018 Cumartesi

Güvenli Bağlanma- 0-6 Yaş Dönemi Çocuk Eğitiminde 100 Temel Kural- Adem GÜNEŞ


Güvenli bağlanma...
Eğitimcilik hayatımda da anneliğimde de en önemsediğim konu.

En doğru bağlanışı gerçekleştirebilmek adına ''en az okuma hatta hiç kitap okumama'' sürecine girmiş olsam da öncesinde okuduklarımla ilgili bir kaç kelam etmek gerek.

Güvenli bağlanma 0-3 yaş arasında anne ile bebeğin kurduğu en özel, en temel hayat basamağı. 
İnsanoğlu mutlaka bağlanmak zorunda ama güvenli ama kaygılı ama karışık...İnsanın ileri ki  yaşamında sonuçlarını bizzat göreceği bağlanma çeşidi bu nedenle çok önemli...
 Yetişkinlerde görülen bir çok psikolojik rahatsızlığın bağlanma temelli olduğu ispat edildi. Bunu bilen her anne gibi benimde kızımla kuracağım ilişkide en dikkat ettiğim temel nokta burası.

Adem Güneş evvelinden beri takip ettiğim tanıdığım bir pedagog.
Anne olmadan öncesinde bol bol okumuşluğum bile var kitaplarını. Nedense bu iki önemli kitabını anneliğimde okumak nasip oldu. 
Keşke olmasaydı!...
Neden mi böyle diyorum?
Çünkü yeni bir annenin hassas duygularını alt üst edercesine hoyratça bir üslup kullanıldığı için bu kitapları hiç ama hiç sevmedim...
O kadar ki bir pedagogdan yardım alma ihtiyacı hissettim ve pedagoga bile gittim.
Zihnimi bulandıran doğal ebeveynciler grubu güvenli bağlanmaya dair adeta reçete yazıyorlardı sürekli.
 Kitaptaki en üzerinde durulan husus ise uyku;
''3 yıl bebek ile anne aynı yatakta yatmak zorunda!''
Birincisi bu nasıl bir cümle?!
Bu kadar ağır ve kesin neye dayanılarak konuşulabilinir. İkincisi okuyucu kitlesi ebeveynler olan bir yazar- pedagog asla bu denli incitebilecek cümleler kurmamalı. Ne yani aynı yatakta yatılmayan çocuklar güvenli bağlanamıyor mu?
Aynı yatakta yatmamış ama güvenli bağlanmış bir sürü örnek var. 
Güvenli bağlanmak sadece aynı yatağı paylaşmak üzerine kurulu bir kavram değildir ki!
Çocuğu ile yeterli ten teması, göz teması, ses teması kuran bir çok anne aynı yatakta yatmadan da güvenle bağlanabilir (pedagog sözüdür). 

Bir kere işin ehli olan hiç kimse çocuk gelişimiyle ilgili bu kadar kesin, keskin tariflerde bulunamıyor. Çünkü her çocuk biricik ve her çocukta çok fazla değişken var.

Ayrıca psikolojide bir durumun gerçekleşmesi birden fazla olay ve durumla ilişkiliyken tek bir davranış baz alınarak sonuç elde edilemez. Davranışlar bütünü bir sonuç ortaya çıkar.   

Sonra çalışan anneler ile ilgili de yazarın oldukça iddialı ve rencide edici sözleri mevcut. Sanki çalışan anneler çocuklarıyla güvenli bağ kuramayacak dercesine anlatılara sahip.
Bir pedagog için oldukça hazin bir durum!
Bunu da psiko-genetik çalışan bir akademisyen olarak söyleyebilirim ki Adem Güneş ne kadar güvenli bağlanmalar için belli kurallar geliştirse de doğalında akışta olan her anne çocuğuna güvenle bağlanabilir. Yeter ki akışta olsun. Bebeğine kendini teslim etsin..

''Güvenli Bağlanma'' kitabında doğru bir çok bilgi yer alsa da kullanılan dil ve yazarın yorumsal yaklaşımları beni oldukça rahatsız etti. Bu nedenle diğer bir çok bilgiyi de gölgeledi...

İkinci kitap; 0-6 yaş dönemi çocuk eğitiminde 100 temel kural ise oldukça pratik, basit şiarlardan oluşan bir kitapçık mahiyetinde.
Kurallar uzun uzadiye açıklanmadan sadece başlıklar şeklinde verilmiş. 
Sütten kesme, tuvalet eğitimi, okula alışma dönemi gibi bir çok konu var.
İlgilisi için güzel.
Fakat yine süzgeçten geçirilmeli.

Sonuç olarak; okuyacak herkesin özellikle annelerin tek bir doğru ve yöntemin çocuk gelişimiyle ilgili salt doğru teşkil etmeyeceğini bilmesi bu tarz kitapları daha doğru algılamayı sağlayacaktır. 

Şu zamanda anne olmuş bir çok diplomalı kadının dramı olan; okuyarak ''doğru anne''- ''mükemmel anne'' olma çabası çok fazla yetersizlik hissi uyandırıyor. Bunun yerine daha fazla kendine ve güdülerine güvenen anneler olabilirsek asıl o zaman olması gereken olacak ve güzel çocuklar yetiştireceğiz inşallah...
Allah annelerle beraber olsun.
Anneler Allah ile beraber olsun.
Ve Allah hepimizi korusun.









10 Eylül 2018 Pazartesi

Yeni Annelere Mucize Çözümler- Tracy Hogg






Okuduğum ilk anne gelişim kitabı olduğundan mı yoksa hakikatinden mi bilemiyorum çok istifade ettiğim bir isim oldu Tracy Hogg...Post-it lerimden de anlaşıldığı üzere...
Her ne kadar okuyalı epey bir zaman olsa da yazımı şimdiye nasip oldu.

Tracy Hogg hemen hemen tüm yeni nesil annelerinin bildiği bir isim... biraz klasikleşmiş.Emekli bir bebek bakım hemşiresi. Çok fazla bebek görmüş, tanımış...tecrübeleriyle de bir danışman haline gelmiş.

Kitabına dönersek; okuması çok rahat, bir çırpıda biten, akıcı ve kolay bir kitap. İçerik değerlendirmesinde ben hep batı ile doğunun bakış açısı farkını önüme mihenk koydum. Çocuk eğitimine dair batıdan aldığımız tüm ekolleri bu şekilde değerlendirmek gerekli. Zira batı çocuklara, bir an önce bağımsızlaşıp uzaklaşması gereken kişiler olarak bakıyor ona göre de eğitim methodu uyguluyor. Bu bize ne kadar uygun?
Bağımsız çocuklar için (sağlıklı) önce bağımlı çocuklar yetiştirmemiz gerekiyor.
Duygusal sıhhati yerinde, herhangi bir yoksunluk ile büyümeyen doygun bir ruh...amaç ve gaye bu olunca batının eğitim ekollerinin hepsi süzgeçten geçmek zorunda kalıyor.

Tracy Hogg bu süzgeçten epeyce geçebilen nadir yazarlardan.
Sağlıkçı geçmişinin bunda payı oldukça yüksek.
Kitabında bir bebeğe ve ihtiyaçlarına dair her şeyi bulabiliyorsunuz.
Beslenme bölümü, uyku bölümü...
Ve Tracy Hogg ile özdeşleşen en çok işime yarayan E.A.S.Y. methodu; Eating (beslenme), Activity (aktivite), Sleep (uyku), Your time (senin zamanın).
Doğumdan itibaren Reyyan'a  bu sıra ile yaklaştık ve çok işimize yaradı.
Ne olarak mı?
Ne için ağladığından emin olmak için.
Aç olduğu için mi?
uyumak istediği için mi?
sıkıldığı veya yorulduğu için mi?
ilk zamanlar bu ayrımı yapmak oldukça zor olabiliyorken bu sırayı takip etmenin faydasını çok gördük. Bu ayrımları yeni anne henüz bilemediğinden bebeği her ağladığında emzirip sonrasında da emzik görevi görüyorum diye hayıflanan bir çaresizlik içerisinde kalıyor.
Bu yöntem ile bebeğinizin tok olduğundan emin olduktan sonra teker teker diğer seçenekleri eliyorsunuz.
Bu sayede annelerin en yüksündükleri; beslenirken uyuya kalmak gibi dertleriniz de olmuyor.

E.A.S.Y methodu haricinde bebek karakter analizi de diğer bi en sevdiğim bölümdü.
Bebek tiplerini anlamak gerçekten ufkumu açtı.
5 tip bebek karaktei vardır diyor yazar; Melek Bebek, Kitap Bebek, Nazlı Bebek, Hareketli Bebek ve Huysuz Bebek.
 Elif Reyyan'ın analizini yaptıktan sonra ona yaklaşırken hep bu anlayışı benimsiyorum.

Bunun yanı sıra 3 gün kuralı da mihenk taşım oldu...Her değişimin sadece 3 gün sıkıntı yaratacağını biliyor ve ona göre davranıyorum.

Kitabı tekrar elime aldığımda neden Tracy'nin bana bu denli yakın geldiğini bir kere daha anlıyorum...
Mevzu uyku...
Aylar sonrasında eğitim ekollerini incelemekten kafası yanmış bir ben olarak altını çizdiğim şu satırlar bir kere daha bana orta yol yolculuğunun (ehli-sünnetin) kıymetini gösteriyor:
Güvenli bağlanma teoremi savunucusu Pat Yearian ve meşhur ağlatarak uyutma eğitimcisi Feber...
Her İki düşünce tarzının da mantıklı yanları olduğu açık bunları savunan uzmanlar çok eğitimli kişiler anlaşılır bir biçimde her iki yaklaşımında ortaya koyduğu meseleler aslında basında sıkça ateşli bir şekilde tartışılmaktadır.

Makul uyku yöntemi (ki bu Tracy Hogg'a ait bir yöntem) her iki düşünce tarzının da bazı yönlerini barındırıyor.

Bırak ağlasın teorisinin bebeği dikkate almadığını ve aile yatağı kavramının ebeveynleri neredeyse yok saydığını inanıyorum benim görüşüme göre bebeklerin nasıl kendi başlarını uykuya dalacaklarını öğrenmeleri gerekir kendi karyolalarında kendilerini güvende hissetmeleri gerekir ama aynı zamanda kendilerini sıkıntıda hissettiklerinde bizim onları rahatlatmamıza da ihtiyac duyarlar aynı zamanda ebeveynlerin de yeterli dinlenmeye kendilerini ve birbirlerine ayıracakları zamanlara ve hep bebek üzerine kurulu olmayan bir yaşama ihtiyaçları vardır ama bebeklerine zamanlarını enerjilerini ve dikkatlerini vermeleri de gerekir. Bu iki hedef grubu birbirleriyle çelişkili değildir.

Bebeğimizi kucağına almanızda ya da ona sokulmanızda yanlış olan bir şey yok ve elbette ağlayan bir bebek uygun şekilde yatıştırılmalıdır sorun daha önce de belirttiğim gibi ebeveynlerin genelde hangi noktada rahatlatmanın bitip kötü alışkanlığın başladığını bilmemeleridir.


Sonuna kadar katılıyorum..

Uyku ve beslenmenin haricinde alt değişimi ve banyo hususlarında da Tracy'nin bir çok yöntemini kullandım.
Dediğim gibi bir an önce bağımsızlaştırma bariyeri haricinde oldukça benim anlayışıma yakındı kitap.Çok istifade ettim.
Tüm yeni annelere ve anne adaylarına şiddetli okuma önerisidir.


6 Temmuz 2018 Cuma

Uykusuz Anne Kalmasın - Tansu Oskay








‘’Uyku öğrenilen bir deneyimdir’’ bunu duyduğum günden beri uykuyu, fizyolojisini ve eğitimini anlamaya çalışıyorum. Anladıklarımı Reyyan üzerinde uyguluyor ve bir sonuç oluşturmaya çalışıyorum. Genel itibariyle minik kuzumun her halinden ötürü şükre dursam da yolunda gitmeyen hallerini de gözlemlemiyor değilim…kısalan gündüz uykuları, bölünen gece uykuları, uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düşmeleri bana uykuyla ilgili çalışmalar yapmam gerektiğini artık iyice gösterdi…

Doğumdan sonra ki ilk 3 ay 4.trimester olarak kabul ediliyor. En gelişmemiş doğan memeli insanoğlu olduğu için anne karnında dolduramadığı 12 ayı tamamlamaya gayret ediyoruz aslında. Bu nedenle ilk 3 ay hiçbir eğitimden bahsedemiyoruz. Ancak 4.ay itibariyle bebeğin gelişim durumuna göre eğitimler ufak çaplı başlayabiliyor.

 Eğer ki bebeğinizin yüzü sizden dışarıya doğru döndüyse bu bir işarettir diyor pedagoglar. Kiiii Elif Reyyan artık kucakta bile etrafı seyrederek duruyor. Kucakta, sallanarak, ninniler eşliğinde uyuyor. Uykuya geçerken bile etrafta olan bitenle ilgileniyor. Bu da demek oluyor ki bundan sonra Reyyan ile eğitime başlamadığımız her gün bizim hanemize yazılıyor.

Son zamanlarda nedense birdenbire artan uyku eğitimi bilgilerinin doğruluğunu, yeterliliğini, felsefesini, aydınlatıcı olma düzeyini, akademik ve bilimsel yönünü, bilginin kaynağını ve uzman olduğunu ifade eden uygulatıcının yetkinliğini iyice kontrol etmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün bunlardan emin olduktan sonra eğitimi sakince ve tutarlı bir tutumla başlatmak, uygulamak gerekiyor buna da sonuna kadar katılıyorum.


Eğitim denince insanların yüzünde bir ürperti görüyorum. Sanki eğitim vermek gaddarca bir şeymiş gibi…hele uyku eğitimi deyince herkes de aynı ifade ağlatacak mısın?!!

Uyku eğer öğrenilen bir şey ise o zaman eğitimle mümkün olmalı. Fakat bu zamana kadar uyku eğitimi adı altında bebekler beşiklerinde saatlerce ağlatılarak yalnız bırakılmış. Bu da insanlarda bir ürperti meydana getirmiş.
 Aslına baktığımızda güdülerimiz bizi ne kadar doğru yönlendiriyor. Bir bebek, beşikte yalnız, saatlerce ağlıyor! Hiçbir annenin buna yüreği razı gelemez. Öyleyse bu methodlojide bir sıkıntı var. Bu yüzden pedagoglar 'yalnız bırakılarak ağlatılan' uyku eğitimi yönteminin çocukların psikolojisinde çok ciddi dezanformasyona yol açtığını belirtiyorlar.
Şiddetle karşı çıkılan bu uyku yöntemi artık oldukça demode olmuş durumda bunun yerine Ağlatmadan Uyku Eğitimi kitapları, yöntemleri geliştirilmiş.
Tansu Oskay’ın kitabı Uykusuz Anne Kalmasın bu kitaplardan. Tansu hanım bir pedagog…Bu tarz çocuk eğitimlerini pedagoglarca değerlendirmek çok daha sağlıklı. Hele ki uyku konusunda önüne gelen uyku koçu, danışman vs olmuşken.

Uykusuz Anne Kalmasın kitabı oldukça basit, kolay ve akıcı bir dile sahip. Kitabı eşim bile çok hızlı okudu. Bir çırpıda okunacak kitaplardan.
Ağlatmadan uyku eğitiminde bebek pes ettirilmez, uygun şekilde bir nevi avutulur diyor yazar. Methodunu bunun üzerine inşa ediyor. Ve ayrıntılarıyla anlatıyor. 
Özetle; bebeğimizi yatağında yalnız bırakmamak, taleplerine muhakkak cevap vermek fakat huzursuzluğunda kendini regüle edebilmesine de izin vermek gerekliliğini savunuyor.
Yani aslında kitabın başlığındaki ağlatmamak sadece yalnız ağlatmamayı kapsıyor. Yatağında uyumayı reddeden çocuk mızmızlanıyor ve hatta ağlıyor o esnada kucağa alıp tekrar bırakmak çocuğu dindirmiyor o zaman da çocuğun kendini regüle etmesi gerektiğini, müsade edilmesi gerekliliği belirtiliyor.
Bu meseleyle ilgili bir kaç kitap ve pedogogun da yöntemi zihnimde dönüp duruyor... harmanlanmış haliyle ilgili başka bir yazı slotu açacağım. Orada irdeleyeceğim doğruluk kavramlarını...


Kitaptan kendime not aldığım en önemli şey ise 3 defa üst üste yapmayın kuralı…
Ne demek bu?
Verilen eğitimin unutulmaması, bozulmaması adına yapacağınız kaçamak, gezi vs..3 günü aşmasın demek. Yani uyku eğitimi verilen bir çocuğun 3 gece üst üste rutini bozulursa o eğitim tekrarlanacaktır. Fakat diğer türlü kaçamaklarda eğitiminiz bozulmaz deniyor kitapta.

Sonra yine dikkat edilmesi gereken bir husus; destekli uykuya geçişten, desteksiz uykuya geçişi sağlayabilmek adına 6.aya kadar beyaz gürültü-pışpışlamalar ile uykuya geçiş deteklense de 6 aydan sonra kesilmesi gerektiği ve bundan sonra ninnilerle devam edilebileceği vurgulanıyor.

Uykuya geçiş nesnesi ise birçok uzman tarafından öneriliyor. İdeal  kullanımı ise 6- 7 ay arasındaki dönem olduğunun altını çiziyorum.

Uyku eğitimi verilen çocuk ne zaman kendi odasına geçirilmeli? sorusuna ise,
Çocuk psikolojisinde birçok yaklaşıma göre çocuk 6 ay 1 yaş aralığında kendi odasında yatmaya yönlendirilmelidir cevabı veriliyor.
Bunu yapıp yapmayacağımdan henüz emin değilim. Yine Reyyan’ın gelişimi bunu yönlendirecektir diye tahmin ediyorum.

Kitap ekseriyetle uykunun fizyolojisi, eğitimi üzerine kurgulanmış oldukça akıcı, bilgilendirici ve dahi yüreklendiriciydi.
Bir pedagogun ağzından teskin edici olarak sunulmuş okuyucuya. Biz beğendik bilgilerinize sunalım istedik…