tasavvuf kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2014 Pazartesi

Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed- Ö.Tuğrul İNANÇER




İnsanın otobüste dahi bilimsel makale okuması ne vehim bir olay imiş...
6 ay boyunca ara verdiğim okuma ve yazmalarıma dönecek olmak kadar sevindirmedi bir tez sahibi olmak, elhamdülillah.
İlk olarak geçen sene okuduğum fakat yazımı bugüne nasip olan kıymetli hocam Ömer Tuğrul İnançer'in Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) isimli kitabını yazmakla başlamak istedim. Ancak kısa kısa notlar halinde altı çizili satırlarımı sundum. Kitabı okuyuşumun üzerinden bir sene geçmesi sebebiyle altı çizili satırlarımı naklederken bir bütünlük yakalayabileceğimi zannetmiyorum o nedenle muhterem kârilerim, affınızı istirham ediyorum.

Son dönemlerde çarpıtılan hamile bayanlarla ilgili söylemiyle gündeme geldi  değerli hocam. Neden ve kimler tarafından yapıldığı belli olsada koyun güdümündeki insanlar onun kıymetli şahsiyetini bu şekilde bildiler. Oysa o günümüz mürşidlerinden bir ehli tarik olarak cerrahi postunda oturmaktadır. Sohbetiyle feyiz verse de sohbet kıvamındaki kitaplarıyla da benzer tadı yakalayabiliyorsunuz.
Bir peygamber aşığı olan İnançer hocadan okuduğum kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Zira beğenmemek fakir haddimize olmasa da kastım; genel bilgiler harici kitapta bir çok incelik bulunmasıyla ilgilidir. Genel siyer anlatımından ziyade muhtelif ve spekülatif kısımlara da değinmiş hocam. 
Bunlardan biridir peygambersiz, sünnnetsiz bir islam algısı oluşturmak. Buradaki dayanak ise alemlere rahmet olarak indirilenin resulullah değil de kuran olması gösterilir. Bu da arapçadaki 'erselnake' kelimesinde düğümlenir. Hocam buraya şu şekilde açıklık getirir: ''erselnake''deki ''ke yalnız ve yalnız insan için kullanılır, eşya için değil! Gramatik olarak böyledir. Alemlere rahmet olarak biz onu ancak ve ancak alemlere rahmet olarak indirdik sözünü saptırarak Efendimiz yerine Kur'andır o diyen insanlara cevaben...

* Bir diğer kuran ifadesinin yanlış çevirisine dikkat çeker daha sonra: ''kavmin ya'kilun'' ile ''ulu'l-elbab''ın ''akıl sahipleri, düşünenler'' olarak aynı şekilde tercüme edilmesi yanlıştır" der. O kişilerdir ki; onlar kalplerini akıllarına gömmüşlerdir

* Kitabın iskeleti olan Efendimizin, sıfatının kelime analizi ile devam edersek; ''Peyam'' haber demektir, ''ber'' ise Farsça'da sahiplik ekidir. Aynı zamanda ''büriden'' (götürmek) fiilinin emir halidir. Böylelikle,  ''haber götüren'' olur. 

* Hâlil,  ''isteği geri çevrilmeyen'' ; Hâbib ise, ''istemeden verilen'' demektir. Habibim demesindeki murad ise bir çok sır barındırıyor sanki içersinde.

* Efendimizden bahsederken gülden bahsetmemek olmuyor mağlum...
İnanç eri olan hocam yanlış bilinen bir genellemeyi şöyle anlatıyor:
''Bizim Türkçede ''çiçek'' dediğimiz güzelliklerin Farsçası ''gül''dür. Yani Farsçada gül, çiçek demektir. Bizim gül dediğimiz çiçeğe Farsçada ''verd'' denir. dolayısıyla, Efendimizin kokusu gül çiçeğinin değil bütün çiçeklerin kokusudur. Daha doğrusu bütün çiçekler o güzel kokularını, o güzeller güzeli Fahr-i Kainat Efendimizin o güzel kokusundan ''şemme-i Muhammedi''den almışlardır, her çiçek kokladığımızda Efendimizin kokusunu alırız."

 * ''Işk'' kelimesi Farsça olduğu için kelime olarak Kur'an'da elbette geçmez. Ama aşkın tarifi Kur'an'da vardır: Eşeddü hubben''* şidetli svgi. İşte aşk! 
*: Bakara Suresi 165. âyet

* Çok enteresan bir şey daha öğrendim. Ezeli olmasak da ebedi olduğumuzu biliyordum. Fakat mekan değiştirdikten sonra rızkımızın devam ettiğini bilmiyordum. Al-i İmran Suresinin 169.ayetinde şöyle buyuruluyor:
''Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler. Benim indimde kendilerine rızık verilmeye devam edilir. Aklınız buna ermez!'' Sadaatlar, sadaatların rızkı, vermeyi sevenler...
İnanmak ne müthiş şey Allahım!

* Hicri takvimin nasıl çıktığını da bir yerde kayıtlı halde tutmak adına yazalım:
Yemen Vali'sinin isteği üzerine toplanan komisyon bir takvim yılı başlangıcı aradı. Bazı zevat-ı kiram, Efendimizin doğum gününü teklif ettiler. Hz. İsa'nın doğumu milâdi takvim başlangıcı olarak kullanıldığından bir benzeşme olsun istenmedi. Hz. Ali'nin, Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicret yılını takvim başlangıç yılı olarak teklif etmesi ve bu teklifin ittifakla kabul edilmesiyle mesele çözülmüş oldu. 
Hicri yılbaşının Muharrem'in birinci günü olduğundan Hicret-i Nebi'nin de Muharrem'in içinde olduğu sanılıyor. 
Efendimizin Medine'yi teşriflerinin yılı hicri takvimin birinci yılı iken, Hicretin gerçekleştiği ay takvimin birinci ayı değildir. Bu nokta da anlaşılmıyor. Mesela Türkiye'de, Hicret Muharrem ayında gerçekleşmiş gibi bir kabul var. Halbuki Hicret  Muharrem'de değil 26 Safer Perşembegünü akşamı başlamış, 12 Rebiyülevvel Cuma günü ikindi vaktinde bitmiştir. Hicret yolculuğunun ilk üç günü Sevr Mağarası'nds, bir haftası yolda, dört günü Kuba'da, son günü ise Kuba-Medine arasında geçmiş, Cuma günü ikindi vaktinde sona ermiştir.

* Efendimiz Mekke'yi terketmek zorunda kaldığında ettiği bir dua var ki...tüyler ürperten, ah canım efendim dedirten;

''Ya Rabbi, ben çok sevdiğim memleketimden ayrılacağım. Öyleyse lütfen beni Sen'in çok sevdiğin bir yere gönder.'' Öyleyse Medine-i Münevvere Rabbimizin çok sevdiği bir yerdir.
Medine, şehir demektir. Eski ismi Yesrib'tir. Ancak Efendimizin hicretinden sonra Medinetünnebi denmiştir. Ki  Efendimizin bu istikamette isteği vardır, Medine' ye Yesrib denmesini istemiyor.

* Peygamber'in Medine dönemine baktığımızda;
İslam Mekke'de bir inanç sistemi kurarken, Medine'de bir İslam toplumu kurmuştur. 

* Ve Haccü'l- Veda...
Veda haccı...Veda hutbesi...
Âh Efendim...
Hz. Peygamber Taif dönüşünden ve Mekke'nin fethinden sonra umre yapmıştır.Tek bir hac, onu da Ashabıyla birlikte yapmıştır. Bu hac, Hicret'in 11. senesinde yapıldığı için buna Haccü'l-Veda denmiştir. Efendimiz bu haccında bir hutbe veriyor. Bugün Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı) denilen Arafat'taki mahalde... Ve bu hutbenin adı veda hutbesi olarak anılıyor. O gün orada yüz yirmi dört bin sahabinin olduğu söylenir. Efendimiz hadislerinde Peygamber sayısını da yüz yirmi dört bin olarak ifade etmişlerdir. Ashab-ı Resullullah sayısı=Peygamber sayısı
(Benim ümmetimin alimleri İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.)

* Mezhepler... 
İmam Malik'in en büyük eseri El-Muvatta.
El Muvatta'yı okuyan Kabe imamı çok beğenerek Kabe'nin ve Kabe'ye bakan evlerin duvarlarına asılmasını emrediyor. Bunu duyan İmam Malik  derhal Mekke'ye gelerek halifeye: 'Bana sormadan kitabımı Kâbe duvarına aşmıssınız''diyor. Hatasını anlayan halife şöyle söylüyor: ''Efendim, kusura bakmayın. ben Muvattayı çok beğendim;insanlar okusun, istifade etsin diye bunu yaptım.''
Bunun üzerine İmam Malik şu önemli değerlendirmeyi yapar: ''El-Muvattayı  Hicaz ahalisi için yazdım. Halbuki Mağrip'ten, Maşrıkt'an, Horasan'dan, Yemen'den, Afrika'dan insanlar da hac için Mekke'ye geliyorlar. Bu kitap Hicaz dışındaki insanlar için uygun değildir.''
Kültürün din üzerindeki etkisini reddeden insanlara ve mezhepleri reddeden insanlara ne güzel bir kıssadır.
Mezhep İmamlarından bahsederken hocam mutlak imam ve mensup imam şeklinde ayrılan imamlık müessesesinden de bahseder.Mutlak imam içtihad sahibi kendine mahsus bir düşünce tarzıyla sistem ortaya koyar. Mensup imam ise sistem kurmuş mutlak imama intisab eden içtihad sahibi imam demektir.

* Yine yeni öğrendiğim bir bilgi: Hazreti Ali efendimiz'e  (keremalluhu vecheh ) tanrılık isnad eden topluluklar varmış aşırı muhabbetten kaynaklanan. Bunlar; Bahâilik ve Dürzîlik gibi İslam dışı akımlarmış.

* Ve naat... Ergenliğime damgasını vuran Arif Nihat Asya.. ilk naatın çıkışı ayrı bir ilgimi çekiyor:
''Naat-ı şerif, yani Hz. Peygamber'i övmenin kaynağı, Atike Ümmü Mabed'e kadar götürülebilir. Hicret sırasında Efendimiz ile Hz.Ebu Bekir ve kılavuzları abdullah Bin Uraykıt'ın yolları bir müddet dinlenmek üzere bir ağıla düşer. Ağılın sahibi erkek, sürüyü otlatmak için uzaklara götürmüştür. Ağılda evin hanımı, bir de sütü kesik, hasta bir keçi bulunuyor. Kadıncağız Efendimize ve arkadaşlarına ikram edeceği bir şeyi bulunmadığı için üzgündür. Efendimiz kadından müsaade isteyerek o hasta keçiyi sağıyor. sütü kesik bu keçiden sağılan süt ile yolcular karınlarını doyuruyor, geriye kalanını evin hanımı olan Hz. Atike'ye veriyorlar.Akşam evin beyi Ebu Mabed eve geldiğinde hanımında ve ağılında değişik bir hal görüyor. Hz. Atike o gün yaşananları, ilk kez gördüğü efendimizi ve şahit olduğu kadarıyla, hallerini aktarıyor.Hz.Atike'nin Efendimizin şemaline ve haline dair anlatımı, İslam edebiyatındaki ilk ''hilye'' örneği olarak kabul ediliyor. Hz.Atike'nin bu anlatımı, Efendimizin mübarek cemal-i şerifine dair ilk anlatımı... Osmanlı dönemi Türk toplumunda Resulullah Efendimizin(genellikle Hz.Ali anlatımıyla olanı) şemaili, özel bir form halinde ve tablo şeklinde yazılmış ve ''hilye-i saadet'', ''hilye-i şerif'' gibi adlarla her türlü mekana asılmıştır.''

* Musikiye Resulallah in bakışı şöyle imiş;

''Resulullah Efendimiz, zaman zaman gönlünü dinlendirmek istediğinde Hz.Bilal'i çağırtır ve O'na :''Erihni ya Bilal -Beni ruhlandır!'' buyurulardı. Yani; ''Bana bir şeyler oku, böylelikle ruhum dinlensin.''anlamında -bugünkü anlamı ile, adeta gazel, kaside, musiki eserlerini - O'nun güzel, yakıcı sesinden dinlemek isterdi.'' 

* Hz. Peygamber'in bize dini vecibe olarak bıraktığı halleri sünnettir diyor hocam günlük hayatındaki halleri değil...(elbette O'nun halleriyle hallenmek insanı yüceltir ancak sünnet olarak adletmemek gerekir). Efendimiz aynı zamanda istirahat ediyor, uyuyordu uyumak sünnet midir?

* İlerleyen sahifelerde Efendimizin bazı ashap ile özel ilişkiler kurmasına gelip dayanıyor ve buradan tasavvufa varıyoruz. Tasavvufun menşei probleminde gündeme gelen, çok haksızca eleştirilen ve bid'at olarak nitelendirilen adetlendirme konusuna da yine kitapta Asr-ı Saadet örneği ile rastlıyoruz. Mesela Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas'ın şu sözleri bir işarettir: '' Rasullulah bazılarımıza, ayrı ayrı sayılarda ayrı ayrı esmalar telkin etti. Ben parmak hesabı yapmada şaşırıyordum. Bir ipe 33 tane düğüm attım, onunla saymaya başladım.

* Yine tasavvufa dair altını çizdiğim nadide satırlarımdan;
''Mürşid, müridi bilgi sahibi değil, rüşd sahibi kılar. bu anlamda mürşid, muallim değildir. Yani o öğretmez, oldurur.''

*
Hz. Yunus'un dizelerini hatırıma getiren bir paragraf var: ''Kemal ile düşünüldüğünde: İnsan mahluktur. Cennet ve cehennem de mahluktur. Halifetullah olan insan niye mahluk peşinde koşsun ki, Hâlık var iken?


* Kandillerin Kur'anda olmayışından sebep bid'at olduğunu iddia edenlere açıklık getirilirken örf ve adetlerin islamdaki yerini vurgulayarak ''Nassa'' kelimesinden bahsediliyor; muhalif olmayan, Allah'ın kat'i emirleriyle çelişmeyen örf ve adetler dini kaideler hükmündedir diyor ve kaynak olarak ise Araf Suresinin tefsirini gösteriyor.

* Ataerkil bir toplumun ataerkil müslümanları olunca onlara karşıt feminen müslüman bayanlar hasıl oldu. Oysa feminen  bir müslüman bayanın olması ne kadar abes ile iştigal ise bu ataerkil müslüman erkek profili de aynı şekilde. Birgün benzer bir sohbet üzere tartışırken, soy anneden türer söylemime savunma makamında bir bey şöyle karşılık verdi: ''....madem öyle neden sahabe de Ömer bin Hattab deniliyor da annesinin ismiyle çağrılmıyor?'' Cevabım ise Mekke ve Medine halkının da ataerkil olduğu ancak bunun anneden devam eden soy ile ilgisinin bulunmadığı şeklinde oldu. islam ile müşerref olmadan evvel kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumdan bahsediyoruz sosyolojik olarak. Bunun yanısıra cevabıma ekleyebileceğim bir nokta daha buldum kitapta. İnançer hocam bu ifadenin ataerkillikten öte ilm-i neseb yüzünden kullanıldığını hatırlatmış. Müslüman olmadan önceki soyları ile övünen Mekkelilere Efendimiz ''Ecdadınızla övünmeyin buyurmuşlardır." Hatta bunu duyduktan sonra hz ömer kendisini "Ömer" olarak tanıtmıştır.

* Oruç, namaz, abdest gibi kelimelerin hiçbiri Türkçe değil, Arapça da değil.  Biz coğrafya itibariyle Anadoludan önce İran'ın doğusunda müslüman olduk. Dolayısıyla bir çok kavramı İran üzerinden aldık. Mesela İran'da namaz adı altında bir Zerdüşt tapınması vardı. Onlar ''salat etme'' yi ''namaz kılma'' olarak kullandılar, biz de onlardan öyle aldık. Namaz Farsçadır, Arapça değil.
Ab-ı dest, Farsçada el suyu demek Arapça da ise ''vudu'' oruç da Arapçada ''savm'' demektir.

* Yine çok sık karşılaşılan bir durum var hayretime şayan;  'hüküm çıkarma'. İnsan demeden edemiyor hangi ilimle bunu yapabiliyorsunuz diye? Din öyle bir kavram ki doktora gitmekten, tesisatçı çağırmadan daha basit ve herkesin fikir yürüterek hüküm çıkarabilceği bir saha adeta. Heyhat!
İbarelerden hüküm çıkarmak ''istinbat kaideleri'' hususuna riayet gösterilerek ancak mümkün olabilir ki ulema bu hüküm çıkarma konusunda 19 adet ilme sahip olmak gerektiğine işaret etmiştir. Bu ilimler içersinde astronomi, gramer ilimlerinin yanında kelam, tefsir, fıkıh gibi ilimlerde malumat sahibi derecesinde değil!, kitap yazabilecek seviyelere ihtiyaç olduğuuna dikkat çekilmiştir. Buradan içtihada bağlamak gerekirse ''Bana göre...''diye başlayan hiç bir çıkarım içtihad olamaz. Usul-ü fıkıhta değil, füruğ-u fıkıhta içtihad yapılır.

* İyi gelir sohbet etmek insana. Anlayana ve ehline çok şey ifade eder. Çünkü sohbette Allah'ın 3 esması birleşir; Kelîm, tecelli ederse sohbetin tesiri yükselir. Basîr, ism-i şerifi ile birbirimize bakmaktan öteye geçer belki görebiliriz. Ve konuşulduğu gibi dinlenerek Semi, ismi tecelli eder. Kelim, Basîr ve Semi....

16 Haziran 2013 Pazar

Gariplerin Kitabı- Ian Dallas


Bazı kitaplar var hayatımda rüyalarım sayesinde hayatıma giren, hayatımda iz bırakan...
Gariplerin Kitabı da o tarz kitaplardan oldu bu fakir için.


Ian Dallas İskoçyalı, üniversite kütüphanesinde çalışan bir memur.Bu aynanın zahiri. Arkasında ise Abdülkadir-es sufi bir şazeli mürşidi. Bunların ikiside aynı kişi değil. İnsanın zahirini aştığında meydana geldiği hal sadece...

Anladığınız üzere Gariplerin Kitabı bir tasavvuf serüveni romanı. Her zaman düşündüğümü bu kitabı okurken yine hatırıma getiriyorum: Her seyr-u süluk bir roman niteliğindedir.

İnsanın kendini aşması ne muazzam bir şey, Ian Dallas'ın kendini geçerek Abdulkadir-es sufi olması da böyle birşey. Nereden nereye diyor insan. Sonra bir söz hatıra geliyor erenlerden:
''Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır.''
Arayana Allah muhakkak veriyor. Yeterki arayışında samimi olsun.

Yazar'ın arayışı da bu denli oluyor.Nerden mi biliyorum? Ettiği şu sözlerden:
''Bilgi, bir dilin yapısından edinilebilecek hatta sezilebilecek bir şeyden çok farklı bir mahiyete sahip olabilirdi. Yine de çağımızın insan yapısına çok bağlı düşünce yöntemi ile dumura uğratılmış olduğu için bu mektuplarda anılan deneyimlerin birer ''trans''veya ''ekstaz hali sayılabileceğini söyledi. Fakat bu deneyimleri birer duyumsal ve ruhbilimsel duruma indirgemek onların açıklıkla bir başka düzenin yasalarına bağlı olduklarını anlamak demekti.''

''Meczuplar olduğuna göre üstadlar da var demekti ve yaşadığımız karanlık çağda, ''ermişler'' hala bizimle idiler.''
''Yani yaşayan bir mürşid. Onu bulmalıydım.''
Bu niyetle arayanların sonu hep aynı olmuştur, buna şaşmamak gerek zira Allah'ın ayet-i kerimesiyle sabit vaadidir.

Müslüman olduktan sonra bir fukara ile tanışan yazar şöyle diyor:
''Yalnızca birkaç gün içinde, müslümanlığımı fukaradan öğrenmekte olduğumu anladım. Bu yalnızca Kur'an'ı, tapınmaları, sünneti kavrayışımın derinleşmesinde onlarla birlikte olmaktan edindiklerim değildi, ben aynı zamanda yaşamayı da onlardan öğreniyordum. Yani nasıl yürüneceğini, nasıl oturulacağını, nasıl dinlenileceğini ve ne zaman sessiz durulacağını da. Nasıl yemek yiyeceğimi, yemekler karşısında kendimi nasıl tutacağımı, nasıl bekleyip, nasıl hareketsiz duracağımı öğrendim.''

Cami'ül Beyan'da şu hadis yer alır: ''Doğrusu, ümmetim arasında öyle insanlar vardır ki, Allah'ın rahmetinin genişliğinden açıkça neşe duyar ve O'nun gazabı korkusuyla gizlice ağlar. Yeryüzünde yaşarlar ama kalpleri cennettedir. Kendileri dünyadadır ama kafaları öte dünyaya takılmıştır. Sükunet içinde yaşar, Allah'ın kayrası yoluyla O'na yaklaşırlar.''

Bir satır; kısacık,kenarı ünlemli:
''Tasavvuf, Rabbi sevmek ve onun yarattığı herşeye karşı yumuşak davranmaktır. böceklere bile.''

Zaviyede geçirdiği günlere kaleme almaya başlar yazar kitabın ilerleyen sahifelerinde:
''Zaviyede bulunan öteki insanları eleştirel gözle incelemeye başlamıştım. Yalnızlık ve düşünce yoğunluğu istiyordum. Ötekileri, boş konuşmalar ve bol sofralardan başka birşey istemeyen insanlardır diyerek mahkum etmiştim. Çevremde büyük bir ruh hükümdarının sarayına yaraşmayan dar ufuklu insanlar dolaşıyordu ve ben ruhça zengin bir adamdım. Bu düşünceler içinde, kendimi zaviye hayatının toplu namaz ve toplu yemek biçiminde sürüp giden günlük akışı arasında büyük emeklerle yalnız kalma zamanları koparabilmiş bir kimse olarak görüyordum.
Kendimi üstünlükle donatılmış sayarak kazanmayı göze aldığm bu sessiz savaşın ortasınd ihtiyar ve ince ruhlu Nahb'lı çıkageldi. Beni selamladıktan sonra kocaman gülümseyişiyle yanıma oturdu.
''Ne dersin, zor oluyor mu?'' diye sordu.
''Hayır'' diyerel lafı ağzına tıkadım.
''Ya!'' dedi, böyle bir zorluğu aklına getirmekle hata ettiğini belli edercesine.
Aramızdaki sessizlik birbirimize birşeyler söylemeye canattığımızı gösterecek kadar uzadı. Sonunda ben ağzımdan kaçırdım:
''Niye''dedim, ''zor olacakmış sanki?''
Yine gülümsedi. ''Yok, yani, bazı müridler başlangıçta zorlukla karşılaşır da ...Biraz boğucu bulurlar.''
Kalbim minnet içind hızla çarpmaya başladı. Hiç yalnız kalamamak zordu, ama sabırlı olmalıydım. Tam benim meselemi dile getiriyordu. Herkesin kendimle aynı ruhi tutkular içinde olacağını bekleyemezdim.
Elini kolumun üzerine koydu. ''Benim içinde zor olmuştu.''
İşte bütün istediğim buydu, hemencecik bütün şikayetlerimi sayıp döktüm ona. Fukarayı suçladım. Tarikatın asli öğretisini örten kültürü suçladım, birlikteliği suçladım, işaretlere özgü bir yalnız kalma korkusu dedim...Ama bütün bunları ardarda sırladıkça gide gide yanlış, daha yanlış bir noktaya vardığımı anlamış oldum. Konuşmamı usulca bağladım, pil bitti.
''Peki , ne yapıyorsun kendi başına kaldığında?'' Bu soruyu bana sorduğu anda sonuca da varılmış oldu, ama ben kendimi haklı çıkarmaya uğraştım. Hayır, tek başına kalınca ne namaz kıldım, ne zikrettim ama bunların yapılabilmesi için önce bir yöntemin bulunması gerekir. Zikr için bir yer olması mesela. İşte böyle şeyler!
Yaşlı adam kesin bir tavırla salladı başını, tıpkı bir keresinde camide yaptığı gibi. Hayır, yine yanılıyordum.
''Peygamber-salat ve selam ona olsun- dedi ki, 'Şeytan tek adamla birliktedir.' Gerçekten yalnız olmak bu demektir. Üstelik sen, kendi başına kaldığın zaman yalnız mısın? Hayır. Binlerce düşünce kafanı yalnız bırakmaz, yüzlerce nefs seninledir, öfken, gururun, herşeyin.''
Bana gülüyordu, ama bu gülüş öyle tatlı bir anlayışla doluydu ki, başımı utançla eğdim. ''Mücadele bitmiş değil daha. Bitince görceksin. Yalnız kalmayı başarmak demek, bilgelik uyarınca söylersek, önce başkalarıyla birlikte olmayı öğrenmek demektir. Savaşma. Şeyhine bak! Şeyhine bak!''

!!!

Nefsine terbiye yoluna çıkan her insanın durağıdır ki o:
''Ben'im silinmesi çok yerinde birşey diye düşündüm ama bu alanda ne kadar çaba harcarsam , ben'im okadar silinmezleşiyor gibi görünüyordu bana! Nefs- onun hakkında okumak, yahut konuşmak başka, onunla hesaplaşmak yine başkaydı.''

Manidardır:
''Her nasılsa, Mürşid'den hiçbir işaret gelmiyordu. O hergün gelip giden müridlerle uğraşıyor ve ben boşuna onun bana birşeyler bildirmesini bekliyordum. Nefsimin potasındaki kaynaşmalar, tütmeler öyle korkunç olmalı ki onları buraya yazmakta tereddüt ediyorum. Ne de olsa benim cehaletim ve kendimi önemli saymakla üzerimde taşıdığım kof duygu herhangi bir adamınkinden az değildi. Bu ortam içinde mevcududiyetimle Üstadımızın dikkatini çekemiyorsam gözönünden kalkarak aynı sonucu elde etme kararına vardım....'' devamı kitabı okumaya niyetlenenlere nasip olsun.

Mürşid ve mürid ilişkisine müthiş bir kuram:
''Her nesnenin kendi bilinci vardır. Diyelim ki şu bardak...Kendi bilincindedir. Şuraya kadar bilebilir.Oraya gelince dolmuştur. Şimdi bu sürahi kendi bilincindedir.Şuraya...kadar bilebilir. Fakat bu bardak, bu sürahinin bilebildiğini bilemez. Kendi biçiminin elverdiğinden daha fazlasını içermez. Ama bak.Bu ...bunu doldurabilir.''
!

''Dilin anlatım gücünün bittiği bir bilimi kelimelerle nasıl açıkladıklarını okudum.''
...

Bir Hadis en sevdiklerimizden olan:
''Allah'ı hatırlamak sermayemdir.
Akıl v sağduyu varlığımın kökleridir.
Aşk varlığımın temelidir.
Şevk hayatımın aracıdır.
Allah düşüncesine dalmak yoldaşımdır.
İnanç gücümün kaynağıdır
Hüzün arkadaşımdır.
Bilgi silahımdır.
Sabır elbisem ve erdemimdr.
İlahi İrade'ye boyun eğmek vekarımdır.
Hakikat kurtuluşumdur.
İbadet alışkanlığımdır.
Ve namaz gözümün serinliğinde, zihnimin sükunetinde yer alır.''
Efendim(s.a.v.)

(Garipler benim sünnetimden halkın bozuduğunu doğrultan, halkın yıktığını yeniden yaşatandır.-Tirmizi/İman,13,İbn Mace Fiten15)


Bunca kelam ettikten sonra kitabın isminin neden Garipler Kitabı olduğunu anladınız mı muhterem kârilerim. Bu düşünceleri taşıyan insana fakir fakirin çoğuluna ise fukara denir. Fukaralara ise genelde gerip insanlardır. Garibanlık onların şanındandır...
''İslamiyet Garip olarak başlamıştır ve bir gün gelecek yine Garip hale dönecektir. Bu yüzden Garipler mübarektir.''

Küçük yaşta ağlamaya başlayan fakirler vardır belki ,anlamaya ise büyük yaşta erişenlerdir:
''Fakire uğrayan ağlayış nefsten değil, kalpten gelir. Kalp insanın gerçek doğası ve gerçekliğin doğasını deneyimlediği bir yeteneğidir. Fakirin ağlayışı kalpten bir örtünün kaldırılması demektir. Bu da onun yaptığı i iş değil, Rabb'in işidir.Nitekim yalnız onun istediği kimseler gözyaşı döker. İşte bu yüzden Peygamber-selam ve bereket ona olsun- şöyle dedi, ''Ağlayın, ağlayamazsanız ağlamayı taklid edin, Allah'ın inayetiyle ağlayacak duruma gelirsiniz.'' Nefsin teslimiyeti böyle başlar.

...

''Fukaranın ulaştığı noktayı anlatmam için hiçbir şey beni önceden hazırlayamazdı. Çünkü onlar arasında öyleleri var ki insanlar arasında geçerli olan ölçülere vurulduğunda sahip oldukları derin ruh yeteneği ve gördükleri soylu eğitim anlaşılamazdı.Onların teslimiyeti, sadelikleri ve vekarları Görünmez'in bilgisi ve deneyimi yoluyla iki kat artmıştı. Onları tanımakla insanın biricikliği yüzünden ayrı tutulabilirdi ama burada bir insan topluluğu vardı ki, bunların her biri kendi ölçüsünde bir makam sahibiydi. Bu da bana insan varlığının doğasının ne durumlara geçebileceğini öğretti.''
''Peygamber'in sünnetiyle yüklü olabilmek için insanın bu adamlarla oturması, yemek yemesi, yürümesi yeterdi.Onlarla namaz kılmak paha biçilmez bir hazinedir.''

...



(Fas'ın Merakeş kentindeki Karaviyyun Camiinde İslam'a giren Ian Dallas, 
Abdulkadir adını alır. Kısa süre sonra Fas'ın Meknes kentinde Şazeli tarikatının Darkavi kolunun mürşidi Şeyh Muhammed Habib ed-Darkavi'ye intisab eder. Şeyh tarafından kendisine ''es-Sufi'' lakabı verilir. Gariplerin Kitabı'nda Ian Dallas'ın Abdulkadir es-Sufi oluşu sürecinde 1968 yılında yaşadığı tasavvufi serüveni anlatır.1970 yılına gelindiğinde tarikat içinde halife (=mukaddem) konumunda olan es-Sufi, İngiltere'de yaptığı "çalışma" sonucu dört Batılı'yı daha ''yol''a getirmiştir, 1970'te ABD'ye gider ve ardından bütün Avrııpa, Güney Afrika, Nijerya, Malezya, Endonezya ve pek çok Arap ülkesini dolaşır. 1971 'de tebliğini kabul ederek tarikata alınan insan sayısı 16' ya ulaşmıştır. O yıl 4 müridi ile beraber Şeyhiyle buluşmayı da planladığı Hacc'a gider. Ancak Şeyhi Hacc yolunda iken Cezayir'de vefat edince bu görüşme gerçekleşemez. 1974'de ABD'nin Kaliforniya eyaletinde verdiği ve Batılıları İslam'a davet için organize edilen seminer notlarından oluşan Muhammedi Yol adını taşıyan kitabı yayınlanır. 
   1976 yazında Londra'daki ünlü Hyde Park'ta insanları açıktan İslam'a davet etmeğe başlarlar. Aynı yı1 bağlıları ile beraber Londra'nın kuzeydoğusunda 100 mil mesafedeki Norfolk'ta , 10 yıl kadar yaşayacağı ''Müslüman Köyü"nü kurmağa başlarlar; 1970'lerin sonunda cemaatı, bu köyde modern hayata kafa tutan bir hayat tarzı üzerinde yaşayan ve İslam'ı kabul etmiş 200 aileye ulaşmıştır. Bu topluluk ortaya çıkan bazı güçlükler üzerine bizzat, Abdulkadir es-Sufi tarafından yavaş yavaş dağıtılır ve nihayet 1987 sonlarında İspanya'nın Granada şehrinde kendi tarikatı etrafında teşekkül eden müslüman topluluğun yanına hicret eder. (Abdulkadir es-Sufi'nin hayatına ilişkin burada verdiğim bilgiler Inquiry dergisinin Şubat 1988 sayısından aktarılmıştır. Bu nedenle 1988 sonrasında 1996 yılında İstanbul'da görüşmemize kadar geçen son 8 yıl içerisinde Şeyh'in hayat seyrindeki değişimi hakkında ayrıntılı bir bilgim olmadığını belirtmeliyim.)
   Gariblerin Kitabı'nda Londra'da bir üniversite kütüphanesinin "İslam Yazmaları" bölümü sorumlusunun -ki yazar Ian Dallas'tır bu kişi- duvarda asılı bulduğu ve "Berekatü Muhammed" yazısını içeren bir kufi istifin anlamını çözmeğe çalışırken başlayan ve nihayet Fas'ta İslam ile tanıştıktan kısa bir süre sonra zahiri İslam'ın derunundaki batıni gerçeklik yani tasavvuf; en somut ölçüleri ile en soyut boyutlarına hayret verici bir beceriyle ulaşılarak anlatıldığı tasavvuf var. Bu ifadelerimin ne derece hakkı teslim ettiğini anlamanız için yanda kitapdan "denizden birkaç damla su" misali vereceğim alıntılara göz atmanız yeterli olacaktır.
   - Bu yazı Yeni Şafak gaztesinin 28 Kasım 1997 Cuma günkü nüshasında yayınlanmış olup http://www.sufi.20m.com internet adresinden alınarak düzenlenmiştir)

Abdülkadir-es sufi hazretlerinin yönettiği bir zikir meclisi izlemek isterseniz:

http://www.youtube.com/watch?v=wwSom1ksOvw