16 Haziran 2016 Perşembe

Çocuk Deyip Geçmeyin- Adem Güneş





Hani elinizin altında, gözünüzün önünde dolanan kitaplar vardır ya, 1 yılı aşkındır gözümün önünde dolanıyordu Çocuk Deyip Geçme.
Yazara dair muhtelif düşünceler barındırdığımdandır belki bilemiyorum bir türlü elim gitmedi kitaba. En son çaresizlik misali veyahut nasibin yeni gelmesi sebebiyle elime alıp birkaç sahife çevirdim kitaptan. Sonrası çorap söküğü zaten…

Çok keyifle bir çırpıda okunacak kitaplardan Çocuk Deyip Geçme…
Yaz aylarını pedagojik kitaplara ayıran biri için ayrı bir keyifli geldi bana. Zira diğer pedagoji kitaplarına göre çok daha hafif, leziz ve hazmı kolay açıkçası. Yazar günlük hayattan kesitler, danışmanlık hatıraları ile konuları ele almış bu nedenle hiç sıkılmıyorsunuz.
Kitap zaten gazete köşe yazılarından bir derlemeymiş. O yüzden bir bütünlük halinde değil de konu konu, parça parça ilerliyorsunuz.
Ayrıca şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum yazı puntosu ve yazı karakteri çok iyi kitabın. Bilmem yazarın burada özel bir istirhamımı vardır fakat okuması ben fakir için çok kolaylaştı bu sebepten.

Yazarın kitapta sürekli vurguladığı bir husus var; anne ile güvenli bağ kurabilmiş çocuklar… Bir çok pedagojik sıkıntının burası kaynaklı olduğuna dikkat çekiyor. Benimde aklıma en son incelediğim bir makaleyi getiriyor. Hayretler içerisinde bilim dünyasında konuştuğumuz bir gelişmeydi çünkü bu gelişme.

Gen ifadesindeki değişiklikler nesilden nesile aktarılır bilinen üzere. Psikopatolojik yatkınlığı olan insanların nükleotitlerinin daha çok metillendiği keşfedilmişti. Daha enteresanı ise şu oldu. Bebekken çocuğunu daha çok öpüp, koklayan annelerin çocuklarında metillenme daha az. Yani çocuklar daha sağlıklı. Öpüp koklanmayan çocukların ise nükleotitlerinde çok daha fazla metillenme olduğu ortaya çıktı. Yani psikopatolojik sapmaları daha yüksek… Mağlum psikogenetikçi olduğum için konu benim nezdimde dönüp dolanıp hep oraya bağlanıyor. Fakat farklı bağlamlar değil bunlar Pedagog Adem Güneş beyefendi de aynı şeyi söylüyor. Annesine güvenle bağlanan sağlıklı çocuklar…

Bazen anneme sevgiyle şımartma, hususunda muhalefet ettiğimde sevgiden zarar gelmez deyişleri geliyor aklıma… tabiki pedagojik öğretilerden geçirdikten sonrasında katılıyorum buna ;)
Makaleyi bitirdikten sonra bu geliyor hemen aklıma…Sevilen çocuk, sevildiğini hissedemeyen çocuk…

Kitapta bir çok altı çizili satırlarım var fakat en bayıldığım ve bana babamın öğretilerini hatırlatan şu satırlar oldu;
Çocuk eğitimi çocuğa zoraki davranış öğretmek değil, ona ‘’irade’’ kazandırabilmektir. Bir başka deyişle çocuğa ‘’iç disiplin’’ kazandırmaktır.
Bugün anne babaların şikayet ettikleri birçok sorunun kökeninde iç disiplin elde edememiş çocukların hallerini görüyoruz.
‘’Bu çocuk neden yarım saat oturup da dersini yapamıyor?’’
Çünkü bir iç disiplini yok ki yarım saat kendisine gücü yetsin de ders yapabilsin.
‘’Bu çocuk neden kemik görmüş ‘’fino’’ gibi kızların peşinden koşup onları rahatsız ediyor?’’
Çünkü kendisine gücü yetmiyor, hazlarını kontrol edemiyor, içinde uyanan her duygunun esiri oluyor da ondan.
‘’Peki, bu çocuk neden namaz kılamıyor?’’
Kılamaz, çünkü ruhunun gücü bedenine yetmiyor da ondan.
Örnekleri çoğaltabilirsiniz.
‘’Neden bu çocuk vaktinde uyanamıyor?’’
‘’Neden bu çocuk odasını toparlayamıyor?’’
Çünkü iradesi zayıf da ondan…
Nedir irade?
Pedagojide irade, çocuğun zorluklara karşı direnebilme gücünü elde etmesidir. Kişinin kendisine gücü yetmesidir.

Çocuk kendisine ‘’yapabilme fırsatı verildiği kadar’’ güçlü bir iradeye sahip olur. Bugün ise çocuğunu ‘’çook seven’’ anne babalar çocuklarına ‘’yapabilme fırsatı verme’’ şöyle dursun onlardan bu fırsatı her seferinde kendileri alıyorlar.
Merdivenlerden annesinin elini tutmadan inmek isteyen bir ufaklık düşünün…
Ramazan ayındayız…oruç tutmak isteyen bir ilkokullu…
Yanıtları duyuyor gibiyim J
‘’Daha çok küçüksün’’ !

Bir sonraki sevdiğim başlık ise ÖĞRENMENİN 3 SİHİRLİ ANAHTARI oldu. 
Öğretmenliğin günümüzde geldiği hali görünce acıyor insan. Öğretmenlikten bihaber insanların öğretmenlik yapmaları yetişen neslin halini özetliyor gibi bir nevi.

Çocuğun bilgiyi öğrenmesinde 3 temel şart vardır; ‘’Güven, Hoşgörü, Tevazu’’.

Amerikalı mucit Prof. Henri Jinott, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi soranlara şu hatırasını anlatıyor: ‘’Başarımın sırrı annemin altı yaşındayken bana takındığı bir tavırdır. Altı yaşımdayken buzdolabından süt alırken süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce bana kızmadı. ‘Aaaa Henri, sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak istermisin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem ‘’Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin havlu mu?’ diye sorduğunda kendimi çok değerli hissetmiştim. Elimden geldiğince dökülen sütü temizledikten sonra annemle dışarı çıktık. Annem bana bahçede süt şişesinin düşürmeden nasıl taşınacağını gösterdi. Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlayan en önemli olaydır.


O kadar metaalara,’’ kim ne derlere’’ takılı kalmışız ki… Bir çocuk büyüyen evin derli toplu, tertemiz olmasını ve kalmasını kim bekleyebilir? Halılar lekesiz, duvarlar çiziksiz, koltuklar formunda vs..
Bence tüm türk hanımları! 
Büyüyen çocuklarının duvarları A4 kağıdı zannettiklerini bu yüzden boyamak çizmek istediklerini düşünmeyen annelerimiz.
Yoksa çocuğuna kırdığı vazodan, döktüğü sütten hiçbir anne kızmazdı.


Yeri gelmişken kitaptan öğrendiğim İmam Gazali Hazretlerinin notunu da şuraya iliştirelim.
‘’Çocuğa yeterince oyun eğlence ve dinlenme imkanı sağlanmazsa kalbi ölür ve zekası söner.’’

Ve her zaman söylediğim bir şeyi daha buluyorum kitapta. Ebeveynler kendileri yapmadıklarını evlatlarından bekliyorlar. Kendileri çocuklarının gözü önünde yalan söylerken (farkında dahi değiller) sıkıntı yok fakat çocuk yalan söylediğinde ‘’bu çocuk niye böyle? ‘’
Acaba????

‘’Çocukluk dönemi’’ masumdur, ebeveynler kendilerinde gördükleri hataları ne kadar çabuk değiştirirlerse çocuk da ebeveynle birlikte değişir. Bu yüzden biz, bu dönemdeki çocuk davranışlarını değiştirmek için ebeveynlerin davranışlarını değiştirmeye çalışıyoruz.

Cinsel eğitim mi? Mahremiyet eğitimi mi? diye bir sorgulaması var yazarın kitapta. Burada biraz ters düşebiliyoruz. Yazar bugün ortaokulda yani çocuğun yaşı 12-13 iken Fen Bilimleri dersinde verilen Üreme Ünitesinden biraz muzdarip. Fakat ben bunun sebebinin ailede mahremiyet eğitimi ile gelmeyen çocuklardan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Keza ünitenin o yaş gruplarında verilmemesinin de çok büyük handikapları mevcut. Burada iş biraz aile biraz da öğretmende bitiyor gibi. 
Yalnız altını çizdiğim bir nüans var burada yazar erkek çocuklarına cinsel bilgileri babanın vermemesini önemle belirtiyor. Erkek çocuklarının içlerinde bir şeyler kırılır, gözlerinde büyüttükleri babalarına karşı bir hayal kırıklığı yaşarlar bu nedenle, erkek çocuklara cinsel bilgiler ancak yaşına yakın bir üçüncü kişi tarafından ve vakti geldikçe verilmelidir. Ve bu kişi evli olmamalıdır.


Akademisyen olmama rağmen neden eğitim koçluğu yaptığımı hala soran arkadaşlarıma bir kadın olduğumu hatırlatmak yetmiyordu bazen. Tam o noktada yazar müthiş bir cümle kuruyor benim yerime;
İster işveren olun, ister bu ülkeyi yöneten bir makam sahibi; saat 07:00’ de kreşe bırakılıp 19:00’da alınan çocuklardan oluşacak bir toplumdan  ‘’güvenli’’ ve ‘’huzurlu’’ insanlar beklemeniz doğru olmaz.
İşte tam da bu yüzden bir kadının, çalışan bir kadının mutlaka alternatifleri olabilmeli…

Bir de BABA BUGÜN NE OLDU BİLİYORMUSUN? Başlıklı yazıda vurgulananlar oldukça kıymetliydi muhterem kârilerim onu da fotoğraf şeklinde paylaştım aşağıda okuyabilirsiniz.

                                                                                                                                    

Çocukluk yıllarındaki yaşam, yetişkinlerdeki gibi ‘’gerçeklik ilkesine’’ birebir bağlı değildir. Bu yüzden ben oruç tutuyorum diyen bir çocuğa ‘’ama sen biraz önce yemek yedin’’ gibi bir cevap vermeyin. Zira verirseniz de çocuk agresifleşiyor zaten. Çünkü çocuk yetişkinlerde gördüğü ve özendiği bir davranışı önce hayal eder, hayalinde yaşar. Sonra hayal ettiği o davranışı kendisinin de yaptığını ‘’zanneder’’. Daha sonra kendisinin de yaptğını zannettiği o davranışı adım adım gerçek dünyaya taşır. Bu yüzdendir ki ‘’çocukluk düşlerine engel olmak’’ çocuğun kişilik geliştirmesine engel olmaktır. Bu açıdan bakıldığında, çocukluk yıllarının en önemli ebeveyn tutumu, ‘’ çocuğu olduğu hali ile kabul etmektir.’’

Kalıcı öğrenim için bazı yaş gruplarına dikkat çekiyor yazar; 3-4 yaşlarındaki çocuklara dile karşı oldukça duyarlı olduklarından ‘’pasif bir dinleyici’’ olarak dahi rahatlıkla öğrenebilirler, ezberleyebilirler. Kuran ezberi gibi… 5- 6 yaşındaki çocuklarda ise öğrenme ‘’yazarak’’ geröekleşirse daha kolay ve kalıcı olur. Ergen çocuklarında ise öğrenim kendi akranları ergenlerden olunca daha kolay gerçekleşir.


Ayrıca çocuğunuzu uyandırırken kısık sesli, Kur’an, ilahi veya radyo tiyatrosu dinlemesi onun bilinçaltında huzur dolu olumlu izler bırakacağı için oldukça önemlidir diyor ve bir kitabın daha sonuna geliyoruz.
Bu kadar öğreti, pedagoji, davranış bilimi vs… beynimde şöyle bir yerde birleşiyor ve sekinete eriyorum. Bir ayet-i kerime; Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.Enfal 28.

Bitti. Yani biz ne kadar ilim sahibi olursak olalım Allahu teala imtihan etmek istediyse…Kilükal olur tüm ilimler.
Allah herkesin evladını hayırlı bir insan eylesin, evladıyla imtihan olanlara ise bolca sabır…



15 Haziran 2016 Çarşamba

Mücella- Nazan Bekiroğlu




Uzun zaman olmuş klavyeyi elime almayalı...
Öncelikle selam olsun gözlerinize inşallah.

Sebaat önemli bir kelime benim hayatımda, bir kitaba sebaat etmek, hatıra sebaat, gönüle sebaat, son'a sebaat...

Mücella da kendi gibi bizleri sebaat ehli yapacak diye iç geçirmedim değil ara ara... Ama annemin bir deyimi geldi hep hatırıma; ''kendisinin yoksa da sahibinin de mi hiç hatırı yok?''.
Anladığınız üzere Mücella ben fakir için zor ve sabır gerektiren bir kitap oldu muhterem kârilerim...
En son okuduğum Nazan Bekiroğlu romanı dimağımda bu kadar tat bırakmışken Mücella tam bir fiyasko tabir-i caizse.

Müzbin bir bekar olan Mücella ablanın doğumundan vefatına kadar mahallesindeki serüvenini anlatıyor kitap.
Nazan hocanın kalemi de şahsı da başkadır gönlümde, bu sebepten ha şimdi ha şimdi diye bir yerlerde kitabın beni sarmasını bekledimse de nafile.. Ta ki son sahifedeki yazarın kitabı yazma maksadını okuyunca anlamlandırabildim durumu. Yoksa Nazan Hanım neden böyle bir kitap yazsın ki? Burada neyi amaçlasın ki? sorularıyla geçti benim için kitap... Romanlarına muhakkak kendisini de iliştirmeyi seven yazarın meğer çocukluğundan bir iz imiş Mücella karakteri...mahallesinin karakteri... Ve kendisine ''Sen doktor değil yazar olacaksın, birgün beni de yaz olur mu'' diyen kimseymiş Mücella. Anladım ki bu kitap bir vefa namına yazılmış. Bir söz uğruna yazılmış. 

Mücella'ya göre kendi hayatı durağanlık içersinde geçmiş, silik ve yitik bir yaşamın tarihten bu kadar kolay silinmesini istememiştir. 
Bu yüzden de bir nevi gözünün önünde yetişen edebiyatı kuvvetli Nazlı' ya (yazar) kendisini kaleme almasını rica etmiştir.

Romana dair altı çizili satırlarım olmadığından özeti bu şekilde kapatmış olayım. 
Çok daha güzel ve eski tatlarında bir Nazan Bekiroğlu romanında tekrar karşılaşmak dileğiyle...