24 Şubat 2013 Pazar

Kur'an Günlüğü 1-2 Engin Noyan



Kâri olana…Yani Kur'an okuyucusuna...

Kuran-ı Kerim’i okumaya devam ettikçe, üzerine bir şeyler yazmak ,not almak,renkli post-it lerimden yapıştırmak istiyorum. Bu fikrimi duyan kimileri, olur mu öyle şey diye bakıyorlar yüzüme…Kur’an’a saygısızlık gibi hani. Çok saygılı olduğunuz Kur’an’ı ne kadar  okuyorsunuz? diye sormak istiyorum, susuyorum.
 Maalesef ki bizim Kur’an’a saygı ve hürmet anlayışımız evimizin en üst köşesine yerleştirip arada bir tozunu almak. Ama ne saygı! Bize bir kitap gönderildiyse saygımızı hürmetimizi bu şekilde mi göstermemiz istendi peki?İşte tam bu nokta Engin Noyan o kayıp ayeti aradığını söylüyor. Kur’anı evinizin en en ulaşılmaz yerine koyun ayetini… ve bulamıyor.
Allah celle şanuhu bize o mubarek kitabı okuyalım, anlayalım, özümseyelim, içselleştirelim diye yolladı. Kitaba hürmeti ise; içerisindeki emir ve yasaklara uyarak göstermek şöyle bir yana dursun Kitabımızın kapağını dahi açmaz hale gelerek gösterdik. Bu algı da bilerek yerleştirildi topluma. Aman dokunma ,aman yaklaşma, bak bak belden aşağı tutuyor.! Haliyle insan vehmederken yaklaşmaya zaman kalmıyor. Öyle ki  hepimizin içerisine bunu işlediler. Montumun cebinde olan ipodumdan Kur’an dinlerken bir an acaba mı diye iç geçirmişliğimi hatırlıyorum.Cebimde değil başımın üstünde taşımam lazım o vakit ipodu. Taşıyamayacağıma göre kapatmam gerek o zaman. Ne güzel bir sonuç çıkardı bu hürmet anlayışı bize. Tabiî ki kapatmıyorum, cebimdende çıkartmıyorum ipodumu.Bütün gün ondan feyizlenmeye gayret ediyorum. Ne oldu şimdi ben Kur’an-ı Kerime saygısızlık mı ettim? Estağfirullah ya Rabbi. Beni haddi aşanlardan olmaktan sakın. Bir gün Kitabının muhteviyatına öylesine hakim olayım ki işte o gün ona; not almaktan, kenarına yazılar yazmaktan dahi haya duyayım. O gün gelene dek  samimiyetsiz saygıdan sana sığınırım.

Bir kitap özeti yazacaktık oysa diğmi. Afedersiniz muhterem kâriler. Samimiyetsiz her şey pek bir dokunuyor fakire. Hele Allah’a karşı samimiyetsiz olmak…

Samimi bir insan Engin amca da, kitapları da... İslama dönüşünden önce de; neyse o halde ki samimiyetle yaşıyormuş.Bir çok alehtarı mevcut bu sebepten midir allhualem.Pek bir dayanaksız eleştiriyorlar gözlediğim kadarıyla. Oysa bu fakir sohbetinden de yazılarından da oldukça istifa ediyor. Derinlere indiğimizde bir çok konuda (İslam felsefesi muhabbetimize binayen söyleyebilrim) ayrılıyorum yazardan ancak sevdiklerimizle her konuda aynı düşünmek zorunda değiliz öyle değil mi? Birini sevmek için aynı düşünmek zorunda hiç değiliz….
Hasılı Engin Noyan amcayı seviyorum. Nasıl sevmeyeyim ki içerimdeki her konuya değiniyor. Açıklıyor. Allah’ın açıklamasını baz alıyor. Ancak fakir biraz da tedbirli yaklaşmıyor değil. Efendim’in(s.a.v) ferasetli olmak sözünü düstur biliyor ve dikkat ediyorum. Çünkü piri-üstadı Muhammed Esed, Zemâhşeri,Razi gibi kelam alimleri ile ilgili farklı tezler ve yorumlar söz konusu. İtikad açısından Mu’tezile olarak ayrımlarımız olduğu dile getiriliyor bu saydığım kelamcılarla.
Bu sebeple kitaptan size aktardığım kısımlar hep Elmalılı Hamdi Yazır hocadan alıntılanılan meallerdir.Tefsir aktardığım zaman ise kimden olduğunu belirttim. İki kitap süresince de Muhammed Esed tefsirlerinde hiçbir beis göremedim.(Şii Batıni İsmaili itikadına dayanmaktadır) Kelam ilmim buna yeterli olamadığından, sormaya soruşturmaya başladım. İnternette gezinen teoriler harici şiddetli bir redde rastlamadım.Hocalarımızla yaptığımız istişarelerde ise;o zamana ve devre göre olan kelamcıların kıstaslarını değerlendirdik. Çevremizde bir çok insanın senelerdir Muhammed Esed tefsirleri okuduğunu öğrendik. Bize şiddetle önerilen ise El Bahrül Medid tefsiri oldu.Kelam bilimcilerin tefsir üzerine nasıl ayrıldıkları(teknik olarak) hususunda bilgi edinmiş olduk ziyadesiyle. Bunlara neden olduğu için dahi Allah Engin Noyan amcadan razı olsun.
Ve  bunlardan mütevellit kitabı okurken biraz daha temkinli olmanız gerekebilir muhterem kârilerim. Zira Ehli Sünnet inancının Mu’tezile den ayrıldığı kimi küçük nüanslar mevcut kitaplarda.

Münib Engin Noyan’ın Kur’an Günlüğü 1 kitabı yazarın Kur’an okurken bu fakir gibi ufak ufak aldığı notlarının derlemesinden oluşan bir eser. Kitap Birun yayınlarından çıkmış . Tam bir not defteri formatında dizayn edilmiş. Hatta öyle ki kitabın son sahifeleri okura ayrılmış. Kendi notunuzu kendiniz alın denmiş.

Birinci kitap ile ilgili altı çizili satırları sunmak isterim müsadenizle…aslına bakarsanız her sahifede bir ayet olduğu için her birinin tefekkürü saatler alır. Ancak maksadımız bal çalmaktır.
 Ne güzel bir ayet-i kerimedir ;adeta inşirah veriyor gönüllere ‘’Öyleyse ,(hakkı inkâr edenlerin söylediklerine karşı) sabır göster ve daima hatırla ki, sana güçlüklere göğüs germe gücünü veren yalnız Allah’tır.’’(Nahl-2)
Ve bu ayeti Muhammed Esed şöyle yorumluyor:
Ey herşeye rağmen ‘sabır’ ve ‘itidal’ gösteren kişi, dikkatli ol ki, bu tutumun sakın ‘’ruhani ya da manevi bir gurur ya da küstahlığın, sahte bir kendine- güvenin, sahte bir dürüstlük tavrının kaynağı olmasın. Çünkü sana güçlüklere göğüs germe gücünü veren yalnızca Allah’tır.
 
Almanya’da çalışan bir berberin iş saatlerinde namaz kılmanın oradaki zorluğundan bahsederken(sanki burada çok farklı!) gözüme ilişen sözlerine dikkat kesilelim.
Cenab-ı Allah namaz kılmamızı buyurduğu vakitlerin, iş saatlerine denk geleceğini- haşa- bilmiyor muydu? (ki ayetle de sabittir bildiği ‘Gündüzü rızkınızı kazanmanız geceyi de dinlenmeniz için yarattım’ derken)Bunu böyle buyurduğuna göre vardır bir hikmeti. Hikmeti varsa bereketi de vardır! Öyle değimli muhterem kâriler…
Arada botanik bahçesine veya şehr-i istanbulu yüksekten izleyebileceğim bir yere gittiğimde aklıma gelen ayeti, yazar da tüm park ve bahçelere levha halinde yazdırma hayalinde :)
Ayet ise şöyle :
Rahman’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin!(Mülk-3)

İnanan ve az buçuk sorumluluklarını bilen bir çok Müslüman aynı söylemde ‘Allah iyi, bize taş yağdırmıyor.’ Zihnimde ise şu cümle var bize nefes aldıracak kadar cömert ve merhametli. Bu haldeki(farzlarını eda etmeyen,sünnete tabi olmayan,kısacası müslüman gibi yaşamayan) kullarına hala daha lûtfediyor. Yani O bizim gibi değil,hiç değil. Biz ise azıcık istediğimizi yapmayan sevdiklerimize karşı bile hemen bir ceza kesme meylindeyiz. Bu düşüncelere binayen: Allah bizi neden helak etmiyor?
Biz hiçbir toplumu önceden uyarmadan yok etmemişizdir ve hatırlatıcı mesajlar göndermeden; çünkü Biz(hiç kimseye) asla zulmetmeyiz.
Gerçek şu ki, bir toplumun fertleri(doğru ile eğrinin anlamından) habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez.(En’âm-131)
Demek ki helak olmuyorsak bilmeyenlerin hatırına. Bilmiyorlar diye kızmamalı o halde.  Rahmet bilmek  isteyipte bilemeyenlere…
Muhammed Esed ise şöyle yorumluyor:
Yani Allah bir toplumu, yaptıklarından ötürü ortadan kaldırmak isediği zaman, bunu, o toplumun seyrek ve geçici sapkınlıkları için değil, fakat tuttuğu günahkârca yollardan vazgeçmeye inatla yanaşmaması, bu yolda bilinçli ve ıslah olmaz bir biçimde ısrar göstermesi yüzünden yapar.


İşte en sevdiklerimden bir tane daha:
Allah size yardım ederse, hiç kimse sizinle baş edemez; ama ya O sizi terk ederse, kim size yardım edebilir? O halde mü’minler Allah’a güvensinler.(Al-i mran-60)


Elmalılı Hamdi Yazır’dan Müdessir suresinin güzelliğine erdiğim satırları arz edelim:
Ey o bürünen! Ey o kendisine tevdi edilmiş hakikati halkın nazarından gizlemeye çalışan Muhammed! O bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti, uyanmak, görünmek, o hakikati izhar etmek, zahmetler çekmek, meşakkatlere katlanmak, halkı irşad, etrafı tahtir için ağır yükler yüklenerek azm ile kalkıp hareket etmek zamanı geldi!
Bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti!
Devam ediyor sure ve daha da güzelleşiyor kurban olduğum :
Bana bırak yalnız yarattığım o kişiyle uğraşmayı, kendisine geniş imkanlar verdiğim, ve (sevginin şahitleri olarak çocuklar, ve hayatına geniş bir ufuk açtığım) : buna rağmen o, hâlâ ihtirasla, verdiğimden daha fazlasını istiyor!
Neymiş demek ki biz böyle insanlarla uğraşmıyormuşuz.

Genç ölümler duydukça içerimden derdim. ‘Ya Rabbi bu insan azıcık daha yaşasaydı belki seni bulabilirdi. Biraz gençlik, heva heves de var tabi. Ondan ihmal etmiş olabilir seni. Ama azcık olgunlaşma yaşına gelseydi olur ha bulabilirdi.’ Neyse vardır Allah’ın bildiği der içsel sesimi sustururdum. Şimdi ise ben susturmuyorum o mutmaine bir halde susuyor. Sebebi ise Fatır suresinin 37. Ayeti :
Size düşünmek isteyen herkesin düşünebileceği kadar uzun bir ömür vermedik mi?
Demek ki ne kadar erken ölürsek ölelim düşünmek isteyenin düşünebileceği uzunlukta bir ömre sahibiz. Ya düşünemeyenler? Onlar zaten melek… düşünemeyeni sorumlu tutmayacak adil ve merhametli bir Allah’ımız var. Elhamdülillah… keza bir ayet düşüyor hatırıma hani tefsiri şöyle olan: biz bu emaneti dağlara taşlara yüklemek istedik taşıyamadılar. Onu ancak insan aldı. Buradaki emanetten kasıt nedir? Akıl. Akıl emanetini taşıyamazsan ne Allah’ı bulabilirsin,ne Kuranı anlayabilirsin, ne aşka erebilirsin. Nihayetinde bu emanet bize hesap verdirtecek bir emanet. Ve o denli ağır bir emanet.
Binaenaleyh bu hesabı umutlu kılacak olan kitabımızın son ayeti
Ey insan sen(madem ki) zahmetli bir çaba ile Rabbine yönelmektesin sonunda mutlaka O’na kavuşacaksın.(İnşikak-6)
İnşallah…


Ve Kur’an Günlüğü-2 ile okumalarımıza devam ediyoruz.
‘’Yoksa siz, gece boyunca(namazda) secde ederek yahut ayakta durarak kendini (Allah'a) ibadete adayan, öteki dünyayı gözeten ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse ile kendinizi bir mi tutuyorsunuz?"(Zumer-9)

"Ey örtülere bürünen insan! Gece biraz ilerleyince namaz icin kalk; gece yarısı -biraz önce ya da sonra- (kalk) ve ağır ağır, duyarak Kur'an oku. Biz sana sorumluluğu ağır bir mesaj tevdi edeceğiz; ve gercek şu ki,gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır, halbuki gündüzleri seni meşgul edecek yığınla iş var, ama hem gece hem gündüz Rabbinin adını an ve bütün varlığınla kendini O'na ada."
Haydin buyrun uykuya!
Üstelik hic bir mazeret kapımızı açık bırakmıyor ya Rab. 
Gündüz yığınla işinizin olduğunu biliyorum diyor.
Ama Allah'ım ben uykusuzluğa dayanamam perişan olurum diyemiyorsunuz. Zira uyumayın demiyor O. Yalnız uyku alışkanlıklarımızla bağdaştıramıyoruz ayeti. Yatsı ne demek? neden öyle bir namaz koymus Allah? Yatsı günün bitişi demek, istirahate cekiliş demek. Saat kac 7:30! Biz yatsı vaktinin üzerine en az 5-6 saat daha yasıyoruz. Sonra Allah'ın emrinin bizi nasıl zorladığından bahsediyoruz. Yo yo kesinlikle yanılıyoruz. Allah bizi bizden iyi bilen. Bize zulmetmez. Ancak biz bize zulmederiz. 9 da istirahate cekilen insan, gecesini ayete tabi olarak ihya edebilir. Hayatının belli bir bölümünde bu tecrübeye sahip olmuş biri olarak nacizane bu kadar emin söyleyebiliyorum muhterem kârilerim. Oluyor ve cok bereketli oluyor. 
Biraz önce Allah'ın emri dedim. Okuduğu ayette pek bir emir manası göremeyen varsa bu meali netlestirelim Müzzemil suresinin 20.ayetiyle:

"Ey peygamber! Rabbin,senin ve beraberindekilerin gecenin ücte ikisini,yahut yarısını, yahut ücte birini namaz icin uyanık gecirdiğini bilir. Gecenin ve gündüzün ölçüsunü koyan Allah, sizin onu küçümsemeyeceğinizi bilir: ve bu sebeple O rahmetiyle size yaklaşır."
!
...
Aydinlanmak. Gecenin aydınlanması...
Önce gece olması gerekiyor diğmi aydınlık icin. Peki ruhun gece olmadan, gecenin dilini bilmeden aydınlığa kavuşabilir misin ey nefsim? Gece ibadetiyle nefsini terbiye etmeksizin ruhunu 'aydınlık' kılabilir misin?
Yine kelimetullah şöyle diyor:
"....sabah namazı okumasını da tam bir dikkat ve duyarlılık içinde gerçekleştir; çünkü sabah okumasında  insan gerçekten de ulvi olan her şeye açıktır."(İsra78)
Bunun gibi daha bir cok ayet mevcut gecenin fazileti ve ibadetle geçirilmesi üzerine…Bir diğeri de hatta Zariyat suresidir(ilgilenenlere)

Bu Kur'an diri değil mi? Adeta hayat fışkırıyor içerisinden.


Kur'an Günlüğü-2 de ideolojik saplantılı insanların hallerini öyle bir dile getirmiş ki yazar; "bu mudur? budur" diyor insan. Üzerine bir cümle dahi eklemeden. ;

" Umursamazlıklarından, kendi dünya görüşlerini ve hayat tarzlarını geçerli, mümkün ve kabul edilebilir tek dünya görüşü, tek hayat tarzı olarak algılamalarında , yani bir başka deyişle ilahlaştırmalarından, "demokrasi" ve "demokratik hak" anlayışlarını nalıncı keseri misali hep kendilerine ve yalnızca kendilerine yontarak şekillendirmelerinden, dillerinden hiç düşürmedikleri gözde kavramlarından "empati"yi de aynı şekilde hep kendileri icin ve yalnızca kendi benzerleri arasında gecerli kılması gereken duygusal bir entelektüel daaliyet olarak algılamalarından ötürü acı çektirdikleri, zulmettikleri insanların çözüm arayışı ve nihayet çaresizlik icinde attıkları cığlıkları, kendilerine karşı yapılmış bir saldırı olarak algılıyorlar –suçluluk duygusu ve ona bağlı derin bir korku öylesine işlemiş şuuraltlarına! Yüreğinin yangınını,maruz bırakıldığı haksızlıkları,layık görüldüğü horgörü ve aşağılanmayı biraz yüksek sesle dile getiren her Müslüman irtica odağı olarak damgalamaları, hele aynı dertten mustarib iki yada üç Müslüman bir araya gelip ‘’Yahu biz adam değil miyiz!’’ diye yanık bir sitem nârası atacak olsa daha o gece ‘’şeriat geliyor’’ kâbuslarıyla inim inim inlemeleri ve sabah uyanır uyanmaz da bilumum güvenlik güçlerinin –sanki onlar bu ülkede demokratça ve müslümanca yaşamak isteyenlerin güvenliğinden de sorumlu değilmiş ve de hep böyle düşünüp böyle davranıyormuş gibi!- vehim ve vesveselerinin güdümünde harekete geçirmeleri hep bundan değil mi?
 En acısı da şu ki muhterem kâriler, yazar bu satırları yazarken tarih 2000. Şuan ise 2013! 13 senede değişmeyen zihniyetin bir 13 sene sonra değişeceğini de zannetmemek gerek…(değişerek geliştir ya Rabbi)


Şeriatın kestiği parmak acımaz mağlumunuz. Aman korkmayın bu şeriat o şeriat değil :) hani deyimsel olan manada ki…!
Kısasa kısas haktır. Eyvallah. Ancak o kısası belirlemek bizim için her zaman o kadarda kolay bir iş olmuyor. İşte yine uymamızı istediği kriteri bildiriyor Allah:
‘’Ama unutma ki, kötülüğü cezalandırma teşebbüsü de, bizâtihi bir kötülük olabilir; o halde, im düşmanını affeder ve barış yaparsa mükafatı Allah katındadır,çünkü O,zalimleri sevmez.’’(şûra 40)
Ve devam ediyor ayet ’’ …..Ama bilin ki, kim sıkıntıya göğüs gerer ve affederse işte bu,gönülden istenen bir şeydir.’’


Yine şahane bir cevap ile karşılaşıyorum kitapta. Sizinde etrafınızda var mıdır bilmiyorum hani ‘ben Kur’an’ı okudum.’ diyen insanlar. Sanki takdir etmem gerekiyormuş gibi bir edaya bürünüyorlar. Sanki bana bir koz olarak kullanmak isterler gibi. Sanki çok aykırı ve beklenmedik bir eylem gerçekleştirmişler gibi. Sanki okuduğuyla amel edebilmiş veya okuduğunu anlayabilmiş gibi. Ama ‘okudum’…!
Evet lutfeden ,okuyan ve yeterli görenlere…el-cevap:
Mübarek Kur’an’ı gerçek anlamda ve gereği gibi okuyan hiç kimse, Kur’an okuma eylemini bildirirken di-li geçmiş kipini kullanmaz, kullan-a-maz!
Mübarek Kur’an’a gerçek anlamda ve gereği gibi muhatap olma gayretini gösteren kişi onun mucizevi yapısını çok geçmeden kavrar ve daima,onu yüz defa, bin defa hatmetmiş olsa dahi,asla di-li geçmiş kipinde ‘Ben Kur’an okudum!’ demez, geniş zaman kipini kullanarak ‘Ben Kur’an okuyorum!’ der. Çünkü o mubarek Kitap başlar ama asla okumak la bitmez! Her bitiriş samimi Kur’an okurunu yeniden başlangıca taşır.


Odama levha yapıyorum bir ayeti. O ayet ki balyoz gibi iniyor yüreğime. Adaletten merhamete sığınmayı dilediğim şu günlerde. Nasıl bir teslimiyet ve rahatlık aşılıyor bir yandan.
‘’Rabbine inanan kimse hiçbir zaman ziyane veya haksızlığa uğrama korkusu duymaz’’(Cin 13)  Uzun uzun tefekkür edilesi…

Bir son duvar kağıdım daha en sevdiklerimden olan Rad suresinden oluyor.(11)
‘’Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu deştirmez….’’

NOT:Bir süre size kitap özeti yazamayacağım muhterem kâriler. Sessizliğimiz, feyziniz olsun dileriz...

11 Şubat 2013 Pazartesi

İçimizdeki Şeytan- Sabahattin Ali



Sabahattin Ali’den İçimizdeki Şeytan…


Sabahatttin Ali’nin şair kişiliğidir onu ilk tanımama vesile olan. Ahmet Kaya şarkıları sevdalılarının da farkında olmadan onun şiirlerini okuması söz konusu pek tabi.

Burada çiçekler açmıyor

Kuşlar süzülüp uçmuyor…dan tutunda

Göklerde kartal gibiydim

Kanatlarımdan vuruldum’ a kadar bir çok Ahmet Kaya parçasının sözleridir Sabahattin Ali’nin şiirleri.

Şiirlerinden sonra romanlarına heves ediyor ve okumaya başlıyorum. Toplamda 3 romana(Kürk Mantolu Madonna,Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan) sahip yazar.  Ve daha bir çok hikayeye…


'İçimizdeki Şeytan' öncelikle çok güçlü bir kitap ismi diye düşünüyorum.Ve bu gücün arkasını dolduracak denli içerik bekleyerek başladım okumaya. Lâkin…bir nevi sükut-u hayal oldu payıma düşen evvela.


''İçimizdeki Şeytan'' bir Kuyucaklı Yusuf bir Kürk Mantolu Madonna değil öncelikle bunu kabul edelim. 3 romanında belki de en zayıfı.
İsmindende anlaşılacağı üzere karamsar bir kitapla daha karşı karşıyayız. Ancak burada yazar neden bu karamsar havayı çizdiğini okuyucaya çok iyi belletiyor. Başka yazarlardan Midak Sokağı, Dava gibi romanlardaki, nedenini bilmediğiniz bir iç karartıcılıkla okumuyorsunuz bu kitabı. Okura vermek istediğinde öyle net yazar, atış yapacağı noktaları belirlemiş bir istikamette ilerliyor. Ve sonrasında sizi istediği sona getiriyor. İçinizdeki şeytanı sorgulamaya, tanımaya çalışıyorsunuz.

Bunu romanının kahramanı Ömer ile sağlıyor. Tüm hikaye Ömer’in içsel hesaplaşmaları, içindeki şeytanın sesi ve o sesi dinleyerek ne kadar bayağılaşabileceğinin seyriyle sürüyor. Buraya kadar sıkıntı yok. Lâkin kendini,içindeki sesi, şeytanını bu kadar iyi tanıyan bir bireyin sıfır irade ile devam etmesi biraz düşündürücüydü. Zira kendini bu denli ifşa edebilen bir kişinin (ki bu hallerinden memnun olmayan)şeytanını susturmak namına hiç bir çaba göstermemesi  söz konusu. Aslına bakarsanız biraz düşündüğümüzde etrafımızda böyle insanlar bulabiliriz. Kendini,yanlışını,doğrusunu bilen ancak yanlışlarının üzerine gitme konusunda iradesiz  insanlar… küçük darbeler küçük kayıplar irade kullanımına teşvik edemez kimi zaman bu insanları. Fakat bir gün hayatlarındaki en kıymetli şeylerden birini veya tekini kaybedince… gerçek bir dönüşüm onları beklemektedir. Kendisini görebilen,noksaniyetlerinin, zaaflarının farkında olan insan elbet birgün değişime girecektir. Ama erken ama geç...eğer başlamak için hayata geç kalmazsa tabi...

O halde bizde nacizane kitaptan bir iki satır aktarmaya başlayalım…

Ne doğru bir söz söylüyor yazar aşıklığa ve maşukluğa dair;

Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur.


Sevdiği kıza ilan-ı aşk ederken dahi içsel sorgusu kendi kendine devam ediyor Ömer’in. Ama ne sorgulama buyurun ;

-…sizi kendim kadar tanıyorum…

(Bundan daha büyük bir zırva olur mu?Kendimi ne kadar tanıyorum ki? Ne basit hilelere başvurdum.)

-…demek ki içime doğdu…Şu halde ruhlarımız birbirine ne kadar bağlıymış görünüz.

(Eğer ruhaların bağlılığı böyle ispatlanıyorsa vay o ruhlara)

Burada bir nebze ayrılacağım yazardan zira bu denli materyalist yaklaşamıyorum duruma. Nihayetinde rabıta ile birbirini eve çağırabilen bir anne babanın evladıyım. Zaten devamını çok güzel anlatıyor yazar.

Manevi hayatımızda, bizim pek de haberimiz olmadan, birtakım hadiseler cereyan ediyor. Bu doğru…İnsan ruhları arasında, şuurun pek de karışmadığı bazı münasebetler var. Bu da doğru diyelim…Fakat bunları arzularımızın hizmetkârı olarak hilelerimize alet etmeye çalışmak…Onların mahiyeti hakkında en küçük bir fikrimiz olmadığına delil değil midir?


Kitabın son sahifelerine doğru Ömer’in kendiyle son kez yüzleşmesi muazzamdı muhterem kârilerim;

İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. (?) Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… fakat insan olan onu söküp atmasını,yahut boğmasını biliyor. Dokunmadan bırakmak, birgün başını kaldırmasına meydan vermek olur.

Bunca avama hitap eden cümle grubunu havasa tercüme edersek ; Herkes nefis taşır ve nefsi terbiye etmek gerekir.


Kitabın son sayfasındaki bu fakiri en vuran cümle ise şu oldu;

Adam olmak değil, enteresan olmak; bir şey yapmak değil, bir şey yapanlara istihfafla bakacak bir yere çıkmak istiyordum.!

Aynı günümüz insanlarının sendromları; enteresan ve farklı olayımda adam olmaya ne gerek var.Kılımı dahi kıpırdatmadan hayatımı idame ettirirken çalışmak zorunda kalan insanlara da köle gibi,aşağı mahluklar gibi bakayım. Heyhat!


Bu denli sendromal,psişik halleri seyre dalarken tefekkür etmek isteyenlere bir Sabahattin Ali romanı olarak İçimizdeki Şeytan romanı önerilebilir. Tüm kitap severlere iyi okumalar diliyorum…

9 Şubat 2013 Cumartesi

Yandık Elhamdülillah(Ayn-Şın-Kaf serisi)- Fatih Duman


Üç kitaptan oluşan bir aşk serüveninin üçüncü kitabı olan Yandık Elhamdülilah’ı acizane tanıtacağım size muhterem kâriler. Fakat kitaptan evvel yazarı Fatih Duman beyefendiden biraz bahsetmek istiyorum sizlere.
Bundan 2 sene evvel ramazanın bir sahur vaktinde kitapyurdunda gezinirken,birden Doğuda Aşk Böyle Yazılır kitabını gördüm. Kitabın ismi ve kapağına o denli vuruldum ki o zamanlarda olan aşk kitapları furyasına rağmen bu kitabı ismindeki incelik uğruna alabilirim dedim ve aldım.
 Yazarı tanımadığımdan mütevellit özgeçmişini kitabı bitirmeden okumadım; ön yargı edinmemek adına. Lakin öyle bir tevafuklar oluştu ki kitabın ortalarında özgeçmişi okumuş bulundum. Ve sonrası hayretler makamı zatıma… nasıl olmasın ki? Fatih Duman beyefendi 87 doğumlu yani kendi jenerasyonumdan bir yazar çıktı muhterem kâriler…ne önemi var? derseniz ; yazmaktan ümidini kesmişlere, bir ışık arayanlara ışık oldu diyebilirim tekrardan.


Fatih bey oldukça ince ve nazik bir beyefendi. Bu tanışıklık için kendisine müteşekkirim öncelikle. Kitabın arta kalan yarısını bu bilinçte okuduktan sonra dimağımda kalan tadı hatırlıyorum. Hafif tutuk kalmıştı zihnimde kalemi. Aslında çok diyeceği var ancak bir kalıba girmesi için temkinli gibiydi. Yinede hoşnut kalmıştım kitaptan. Ardından ikinci kitap olan İlm-i Aşk geldi. O arada yazarımız evlendi aşk ile ‘Evet’ dedi.(Allah bir ömür boyu mutluluklar nasip etsin inşallah)
  İlm-i Aşk'da beklentim artmıştı, artık tutuk kalan kalem aksın dilemiştim. Hakikaten de İlm-i Aşk oldukça güzel bir roman olmuştu. Yazar adına öyle seviniyordum ki bu gelişmeye şahit oldukça ; evet diyordum böyle gençlerde yazsın,okunsun, hele ki Aşk’dan bahsedebilecek gençler… 


Seri halindeki romanları yazmak, hep daha mı bir zordur diye düşünmüşümdür. Üçüncü kitabı beklerkende biraz endişeli bir ahvale bürünmüştüm. Çıta biraz daha yükselmişti çünkü İlm-i Aşk’dan sonra. Ve Yandık Elhamdülillah çıktı. 

Kitabın ismini görünce bizide aynı yangına sürükleyebilecek mi Fatih bey acaba diye iç geçirdim. Umut ile çevirmeye başladım sahifeleri…

Yandık Elhamdülillah'da yazar pervane ile ateşin aşkından, Bizim Yunus’un aşkına,ve asıl hikaye kahramanının aşkına kadar paralel birkaç aşk seyri sağlıyor size. Fakirin en çok hoşuna giden pervanenin ateşi ile halleşmesiydi. Gözümde canlandıda izledim sanki pervaneyi…  


Yandık Elhamdülillah’dan çok şey öğrendim diyemem. Ancak duygulanmadım da diyemem. Aşk bahsinden olacak,  kitabı elimde barındırdığım hergün ağladım. Sırf bu yüzden bile okumaya değdi diyebilirim. Romanı çok duygusal bulduğumdan değil ağlamam, aslına bakarsanız romandan da değil; romanın muhteviyatı olan o 3 harf…ayn-şın-kaf...o 3 harfi arayanlar, bulanlar, bulamasada arayanlar…

Evet aşk bahsindeki bir çok kitabı(tasavvuf klasiklerini) okumuş kâriler için Yandık Elhamdülillah farklılık taşımaz, başka başka pencereler gösteremez.Ancak aşkın peşine düşmüş bir yazarın bir Mevlana hazretlerine , bir Şeyh Galip’e, bir Sadi’ye, bir ateşe bir pervaneye nasıl  dokunmak ve bir parça aşk ile nasiplenmeyi dilediğini gösterebilir. Binaenaleyh bu jenerasyondan birinin aşk bahsinden bahsetmesinin dahi kıymetli olduğunu düşünüyorum. Elbette zamanla kalemi daha da derinleşecektir.

Aşk’ı bilmeyenlere,ne demek olduğunu merak edenlere,nasıl olunduğunu bilmek isteyenlere çok soft bir girizgah kitabıdır Doğuda Aşk Böyle Yazılır serisi.

Yalnız İskender Hoca’dan OD’u okuduktan sonra Yandık Elhamdülillah’da Yunus Emre hazretlerinin kısımları keşke olmasaydı diye düşündüm.(keza Fatih beyefendinin İskender hoca hayranlığını biliyorum)Belki OD’dan evvel niyet etmişti yazar ancak fakir harici bir kaç okur daha aynı hissiyata kapılmış. Fakirane okuyucular olarak İlm-i Aşk özgünlüğünü aramadık değil Yandık Elhamdülillah'da. Belki de her aşkın yanıgını benzerlik taşıyor bir noktada. Bundan mütevellit de bu durum oluşmuş olabilir. 

Ayrıca kitap tahsis konusunda pırıl pırıl bir kitaptı. Nesil yayınlarına bu anlamda teşekkür etmeliyim. 
Ve kıymetli satırlardan birkaçını aktarmalıyım:



Hem bazıları aşkı arar, onu bulamasa da aramaktır yaptığı tek şey. Ve hatta aşk dahi onu arayanın peşindedir hep. Yani ki ‘’Âşık aşkı bulamasa da aşk bir gün gelir onu bulur. Sen Züleyha gibi Yusuf’u arama yalnızca. Aşk’ı ara sen. Aşk sana muhakkak ki bir gün bir Yusuf, bir Züleyha, bir Kerem, bir Aslı gönderir’’dememiş miydi bir eren? Ama ondan habersiz olanlar vardır. Aşk onları bulmuş lakin onlar bihaberdirler. Demem o ki aşkı bulsa dahi arayanlar vardır. Bulsa da aramaktan yılmayanlar. İşte ben en ziyade onlara hayranım.diyor yazar. İlla aşk olsun. Hem neye olduğunun da önemi yok. İster bir gülüşü güzele, ister bir eşyaya, istersen delikanlıya…Amma illa ki aşk olsun…zira aşkın sonu zorunlu hakikattir.


Güzelsin diyorlar bana, güzelsin deyip de aşk dileniyorlar. Oysa bilmiyorlar ki onlar, gönlümün anahtarı bende değil. Bilmiyorlar ki onlar aşk denen şey illa ki güzelde değil.

Vuslat için geleni değil, hasret için geleni isterim ben, onu eşiğimden içeri alır sa gönlümü ayakları dibine sererim. Lakin bugüne değin her gelen benden yalnızca vuslat istedi. Kimseye yüzümü göstermedim. Sınadım, denedim ki bakalım aşkın cefasını nimet, aşkın belasını rahmet bilecekler mi? Her biri kaybetti bu aşk imtihanını. Aşk derdini eziyet, yalnızca vuslat anı için aşk etmeyi meziyet bildiler. Ben de sır ettim kendimi, ne kimsenin aşkına suret oldum ne de aşkın edebini kaybettim.


Güzellik hamurumu değil güzellik nurumu görecek bir aşık bekledim.

Şeyh Galip’in dizelerinin canıma kastı nedir?

Ey dil sen o dildara layık mı değilsin ya

Da’va-yı muhabbete sadık mı değilsin ya

Özrü nedir Azra’nın Vamık mı değilsin ya

Bu gam ne gezer sende âşık mı değilsin ya


Ne tuhaf bir his var şu küçücük bedenimde. Elif misal endamın bükülmeye mi başladı? Neyin hararetidir bu incecik belimi büken? Başımda yanan ateşin harı değil, bu ateş başka bir yerden geliyor. İçimdeki can fitilim titriyor sanki. Aşk yakınlarda, çok yakınlarda da göremiyor gibiyim. Menzili biliyor lâkin gidemiyor gibiyim. Aşkın sesini duyuyor ama cevap veremiyor gibiyim. Ne tuhaf hal! Ne’m var benim böyle, bilemiyorum. Ama ateşim titriyor, amber kokulu bedenim is kokuyor da kokunun nereden geldiğini bilemiyorum.





6 Şubat 2013 Çarşamba

Gezgin- Sadık Yalsızuçanlar



Gezgin…
İki sene önce edindiğim bir kitap olsa da kısmeti bugüne olan bir kitap…
Senelerdir Sadık Yalsızuçanlar okumaya niyetlenir de amel edemem bir türlü. Vardır bir sebep der üstelemem. O sene fuarda niyet ettim bir Sadık Yalsızuçanlar kitabı ile eve döneceğime… hiçbir önizlenimim ,bilgim olmadan Gezgin’i aldım. Öyle ki arka kapağına yazılanları dahi okumadan…Normalde hiç böyle bir şey yapmadığım halde... 2 sene boyunca kitaplıkta kitap mı demlendi fakir mi demlendi bilinmez. Demlenme dönemini atlattıktan sonra nihayet kavuştuk…Ama ne kavuşma…
Gezgin ile 1 aydan beri uğraşıyorum desem inanırmısınız muhterem kârilerim… Evet tam bir aydır kitabı anlamaya çalışıyorum.  Ağır ağır okuyor. Muhakkak notlar alıyorum. Dönüyorum bir daha okuyorum. Zira kitabı ilk elime aldığımda yarısına kadar okumuş fakat anlamam gerekenleri anlayamamıştım.Bu Gezgin de nasıl bir adam diye düşünürken kitabın arka kapağında İbn-i Arabi hazretlerinin hayatı olduğunu görünce, estağfirullah deyip bırakıp yeniden başlamaya niyet etmiştim…  

Zatı muhterem efendimin Sadık Yalsızuçanlar’ın başka bir kitabı için şöyle bir yorumu olmuştu : ‘’kitabı çoğu kez kontrolüm altında tutmaya zorlandım.’’  İşte Gezgin’i okurken de fakir aynı durumu yaşadı. Zira gerçekten ağır bir kitaptan bahsediyoruz.Kitabın ağırlığı dilinden dolayı değil muhteviyatından mütevellit. Roman türü olsa da karakter İbn Arabi hazretleri iken ne kadar normal bir roman olabilir sorarım?
Neden o kadar süre bekletildim. Neden alsam dahi okumak için demletildim. Neden ikinci kere dönmek için bekletildim. Ve neden İbn Arabi hazretlerini okadar okuduktan sonra fark edebildim. Şimdi hepsini birer birer çözümlüyorum. Hikem’i okumak için hazırlık yaparken bunu okumadan geçmemeliydi. Ve bildim ki Hikem'i okumaya biraz daha vakit var…
(Validemin dediği gibi; ‘’ bizim zamanımızda İbn Arabi hazretlerini herkes okumamalı derlerdi.’’ Bu zamanda da o zamanda da o alt yapı hazırlanmadan girmemek lazım bu denli derin sulara.)
 
Girizgâhı bu şekilde olan bir kitabı nacizane tanıtmaya çalışayım efendim…

İbn Arabi hazretlerinin küçük yaşından itibaren nasıl bir terbiye ile nasiplendiğini, yollarda geçen hayatını, sırlarını, erdiklerini okuyoruz Gezgin'de. Nasıl Şey-ül Ekber olduğu. Hangi sarp kayalıklarda gezindiğini, nerelerde uçtuğunu…
 
Tasavvuf ile ilgili bilgi sahibi olmayan, okuması gereken eserleri okumayan bir kimse, kesinlikle bu kitap ile henüz tanışmasın… Çünkü yazar çok üst perdeden sesleniyor okuyucuya. Tasavvufi terimlerin hiç birini açıklamıyor. Misal Hıllet makamı,Sekinet,Kibrit-i Ahmer düzeyinden bahsederken bunların ne demek olduğunu herkesin bildiğini farzediyor. Bu sebepledir sanırım İbn Arabi sözlüğü vardır .Fususul Hikem okunurken ayrıca edinmemiz gereken…

Şeyh-ül Ekber’in sırlarını anlamak herkesin payına sır olsun. 

Bildiğiniz üzere Resullullah(s.a.v) bize Allah’ın 99 ismini işaret etmiştir. Oysa Allah 99 isimle sınırlı değildir. Sadece o 99 tanesi vardır ki onları çok zikrediniz diye buyurmuştur. İbn Arabi hazretleri de binaenaleyh Allah’ın 10 bine yakın esmasını müşahede edip hepsininde gölgesinde Resullulah’ı gördüğünü söyler.(bknz Futuhat-i Mekiyye 66.bölüm) İşte bunlardan biri olan Ebt ile karşılaştım Gezgin de.Elif Be ve Te…Manasını kitabı okuyacaklara havale edelim.

Hani Elif dahi bir suretti belki suret olmayan sadece bir noktaydı ya ona binayen;
Kendisini elif biçiminde ortaya koymadan önce, gizli bir gömüydü. Künhünde gözlerden örtünmüş olan gizleri pek çok harfe yükleyerek açıklamadan önce, harfler, onun içinde silik bir biçimde vardı. Lakin gerçeği kavrarsan, noktanın mürekkepten başka bir şey olmadığını ve onunla aktarılmak istenenin mürekkebin kendisi olduğunu görürsün.
Harfler mürekkebin işaretleridir. Hiçbir harf yoktur ki mürekkeple boyanmamış olsun. Harflerin rengi, mürekkebin boyasıdır. Harflerin boyası ise sadece yanılsamadır. Onların içi, mürekkebin kalbindedir. Belirmeleri, mürekkebin izniyledir. Harflerin yazgısını, mürekkep belirler. Ve O’ndan başka bir şey yoktur. Bunu iyi dinle sorun burada çünkü. Onlar aynı değildir, sakın ola ki bu şudur, o budur deme. Bunu söylemek çılgınlık olur. çünkü hiçbir harfin olmadığı zamanda sadece O vardı. Ve harfler yok olduktan sonra da O kalacaktır yalnızca.Harflerin tümü yok olacaktır,sadece mürekkebin yüzü kalacaktır sonsuzca. Harflerin göründüğüne bakıp aldanma, onlar gerçekte birer gölgedir. Onlara bakarken gözlerin gördüğü sadece mürekkeptir, bunu unutma. Hiçbir harf, mürekkebe ne bir şey ekleyebilir ne ondan bir şey eksiltebilir. Nerede bir harf varsa mürekkebiyle birlikte vardır.(mürekkebiyle hemhal olan harfler olmak duasıyla…)

Cennet herkesin dünyasında başka bir tanım. İbn Arabi hazretlerinin cennet tanımına buyur edin:
İster dünya isterse ahiret yurdu olsun, insanın kendi algısını silerek tümüyle O’na bağlanmasıyla ulaştığı her menzile cennet denir.

Görmeyi öğrenmiş gözler için ne doğru bir söz:
Gezgin biliyordu ki , insan kimileyin kitabı, kimileyin insanı, kimileyinse doğayı okuyarak gerçeğin yeni görünümlerine ulaşabilir.

İhsan nedir? Sorusunun cevabını ezber ettik eyvallah. Cevabı, hayatına uyarlamak isteyenlere yani Allah’ı her an görür gibi yaşamak isteyenlere bir çözüm öneriyor Gezgin …
Resulallah’ın nefsinizi hesaba çekin öğüdünü kendilerine rehber edinen üstatlar hergün akşam, o gün gün içerisinde ne yaptıklarını ne söylediklerini not ederlermiş. Kendilerini fiileri ve sözleriyle hesaba çekerlermiş. İbn Arabi hazretleri buna bir de düşüncelerini eklemiş !... düşüncelerinide hesaba çekince…
Ya Rabbi Onlar insansa biz neyiz? biz insansak Onlar nedir ? diyemeden edemiyorum. Namazında aklına dünya ile ilgili bir şey düştüğünde namazı tekrarlayan, ahiret ile ilgili bir şey düştüğünde ise sehiv secdesi yapan…!
(Yaratılanın seyrinden Yaratan’ın müşahadesine henüz geçememişlere himmet…Zatın zatî denizinde boğulmadan sırlara kim vakıf olabilmiş.)

İbn Arabi hazretlerinin ilk hocası Müsenna adında bir hanımefendi. İlk gelişimi onunla birlikte oluyor zatın. Müsenna hazretlerinin İbn Arabi hazretlerine bir öğüdü var ki sanki bu zamana kadar ki tüm yanlış anlaşılmalarıma,anlatamamışlıklarıma açıklama olacak mahiyette. Evlilik, yalnızlık, yoldaşlık üzerine muazzam bir açıklama:
İnsanlar yolculuklarını gerçekte tek başına yapıyor. Evet birlikte de yürünebilir, bu, yine de insanın o yolu yalnız yürüdüğü gerçeğini değiştirmez. Yoldaki işaretleri her yolcu kendi düzeyine göre anlamlandırır. Herkes yolda yalnızdır ve yoldaşlık ettiği halde, onun tıpkı doğum ve ölüm gibi yalnız gerçekleştiğini bilir. İnsanın bir sıçrama ânında ulaştığı mertebe, bu yalnızlığı şiddetlendirir. Ulaştığı bir düşünce veya kavuştuğu bir duyguyu ötekiyle paylaşmak sanıldığının aksine çok güçtür.çünkü o süreçte, insanın kişisel çabası ve algı gücüdür, kendisine verilen bağışı elde eden. Allah kullarını, Kendisi gibi Elif olarak yürütür. Elif, diğer harflerle nasıl bitişmiyorsa, insan da bu ruhsal gezisinde yalnızdır. Eş yada yakın dost olan iki insana gelince… Öyle sanıyorum ki bu bir birlşeme değil karşılaşmadır. Ruhlar, ezeli mecliste birbiriyle tanıştığı için ve dünyaya insan bir yabancı olarak düştüğünden, bu vahşi arzda eski bir tanıdığa rastlamanın verdiği bir heyecandır söz konusu olan. Oysa insanlar duygularını birbiriyle değişmez, sadece birbirlerinin yalnızlığına dokunurlar. Bu durumda eğer insanın vahşi yanları belirir ve hırçın bir beraberlik olursa, ozaman iki ayrı insanın birbirini yaralamasından söz edebiliriz. Yok bir ahenk içerisinde adımlarını atıyorlarsa, bu zaten, Allah’ın gerçekleştirdiği bir uyumdur. Yoksa bir birleşme değil. dokunma ve birbirinin ruhuna girmenin daima bir sınırı vardır. O sınırı hiç kimse taşamaz. Allah Elçisi, evlendiği ve birlikte yaşadığı kadınlarla üzerine yüklenen o dağdan ağır yükü paylaşabildi mi? !

 ...
 
Bunlardan arta kalan o kadar altı çizili,kenarı yıldızlı satırlarım var ki muhterem kârilerim ancak size bunların sadece ufak bir kısmını nakledebileceğim.Yazarın Var-Oluş’u  anlattığı paragraflardan tutunda Lam Elif birleşmesine kadar daha bir çok satır bulacaksınız Gezgin’de kıymet içeren. Ancak her kıymetli olan sergilenmezse gizemi,büyüsü daha bir eftaldir zannımda.

Harici Karen’li efendim Veysel Karani hazretleri hakkında bir bilgi edindim. Kendisinin bu dünyadaki duası insanlar tarafından tanınmamak imiş. Rabbisi onun duasını öbür dünya içinde kabul etmiş ve diriliş gününde 70 bin melek Veysel Karani hazretleri suretinde kalkacakmış. 

Ayrıca hazretin yetiştirdiği Sadreddin Konevi(k.s) de kitabın son kısımlarında beliriyor. Beraber Mevlana hazretlerine kavuşmaları da söz konusu. Ve evvelinde Gezgin’in Fas’a gidişi. Yine bir Âh düşüyor dilime. Gönlüme ise bir damla su…
Değil miydi ki Allah’ın hoşnutluğu yolunda yücelmeyi dileyen herkesin yolu, birgün mutlaka Fas’a düşerdi…
İnşallah...